  Posttravmatik
Stres Bozukluğu  
|
Posttravmatik stres bozukluğu(PTSB), bir travmadan sonra kişinin günlük
hayatında travmatik olayı tekrar tekrar yaşamasına neden olan ve kişiyi,
olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma davranışı içine sokan bir anksiyete
bozukluğudur. Bir olayın travmatojonite gücü hakkında kesin ölçüler koymak
kolay değildir. Örneğin; herhangi bir olay, bir kişi için travmatojen
olabilirken diğeri için olmayabilir. Sonuçta bir olayın kişi için ifade
ettiği duygular, olayın algılanması, yorumlanması ve kişinin daha önceki
yaşantıları önemlidir. Bu konuda rol oynayan travmalar, hastalık, ameliyat,
tecavüze uğrama, ensest ilişki, yangın, sel, deprem gibi doğal felaketler,
savaşlar olabilir.
PTSB, ilk kez 1980 yılında DSM III'te yer almasına rağmen daha önceden
travmaya bağlı psikiyatrik bozukluklar bilinmekteydi. Shakespeare, IV.
Henry'de PTSB'nin en sık rastlanılan üç semptomunu tarif etmiştir. Bunlar,
tekrarlayan olayla ilgili görütüler, kaçınma hali ve uyarılmışlık durumudur.
II. Dünya Savaşı ve 1941 yılındaki büyük "Coconut Grove" yangınından
sonra gelişen "psikolojik travma" önemli bir psikiyatrik rahatsızlık
olduğu düşünülerek bu isimle DSM-I'e(1952) konmuştur. DSM-II'de bu durum,
"uyum bozukluğu" adıyla geçmiştir. DSM'III'te ise Vietnem Savaşı
gazilerinde yapılan çalışmalar sonuç vermiş ve PTSB adıyla yeni bir kategori
oluşturulmuştur.
DSM-III-R'de travmanın tanımına açıklık getirilerek "olağan insan
yaşamı dışında kalan ve hemen herkes için önemli sıkıntı kaynağı olabilecek
bir olay yaşanması" şeklinde açıklanmıştır. DSM-IV'te ise bu ölçütün
sınırları daha da belirginleştirilerek "kişinin gerçek bir ölüm ya
da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendisi ya da başkalarının fiziki
bütünlüğüne bir tehdit olayını yaşamış, böyle bir olaya tanık olmuş ya
da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması ve bu olaya aşırı korku,
çaresizlik ya da dehşete düşmek gibi tepkiler vermesi koşulu" getirilmiştir.
Ayrıca DSM-IV'te belirtilerin 3 aydan az ya da çok sürmesine bağlı olarak
akut ve kronik ayırımı getirilmiştir.
DSM-IV'te ayrıca "akut stres bozukluğu" da tanımlanmıştır. Bu
bozukluk ta aynen PTSB gibi bir travmadan sonra gelişmekle birlikte belirtiler
2 günle 4 hafta arasında düzelmektedir. Eğer belirtiler, dördüncü haftanın
sonunda hala devam ediyorsa PTSB tanısı konmalıdır.
PTSB'nun semptomları üç ana grupta toplanır:
(1) istemeden, devamlı, tekrarlayan şekilde olayın tekrar tekrar yaşanması;
(2) travmayı hatırlatan uyaranlardan kaçınma;
(3) devamlı bir uyarılmışlık hali.
DSM-IV'e Göre Tanı Kriterleri
A. Kişi, aşağıdakilerden her ikisinin de bulunduğu travmatik bir olay
yaşamıştır:
1. Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma, kendisinin
ya da başkalarının fiziki bütünlüğüne karşı bir tehdit yaşamış, böyle
bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiştir.
2. Bu olaya yoğun korku, çaresizlik ya da dehşet duyguları ile yanıt verir.
B. Bu travmatik olay aşağıdakilerden en az biri ile yineleyen biçimde
yeniden yaşanır
1. Algı, düşünce ya da düşlemleri içeren ve olayın yeniden yaşanan sıkıntı
veren anıları
2. Olay hakkında yineleyen ve sıkıntı veren rüyalar
3. Travmatik olay yineleniyormuş gibi davranma ya da duyumsama(uyanma
ya da entoksikasyon sırasında olanları da içeren, aynı olayı yeniden yaşıyormuş
gibi olma, yanılsamalar, varsanılar ve disosiyatif yeniden yaşantılama
dönemleri)
4. Travmatik olaya herhangi bir yönü ile benzeyen ya da sembolize eden
içsel ve dışsal uyaranlar karşısında yoğun psikolojik sıkıntı yaşama
5. Travmatik olaya herhangi bir yönü ile benzeyen durumlara ya da içsel
ve dışsal uyarılara karşı fizyolojik tepki verme
C. Aşağıdakilerden en az üçü ile kendini gösteren, travmayla ilişkili
uyaranlardan kaçınma ve genel tepki düzeyinde azalma
1. Travma ile ilişkili düşünce, duygu ya da konuşmalardan kaçınma
2. Travma ile ilgili anıları çağrıştıran eylemler, yerler ya da kişilerden
kaçınma
3. Travmanın önemli bir yönünü anımsayamama
4. Önemli aktivitelere katılım ve ilginin azalması
5. Başkalarına karşı yabancılaşma ve uzaklaşma duygusu
6. Duygulanımda kısıtlılık
7. Geleceğinin kalmadığını hissetme
D. Aşağıdakilerden en az ikisi ile kendini gösteren uyarılabilirlikte
artma belirtileri
1. Uykuya dalma ya da uykuyu sürdürmede güçlük
2. İrritabilite ya da öfke patlamaları
3. Aşırı uyanıklık durumu(hipervijilans)
4. İrkilme tepkisinde artış
E. Bozukluğun 1 aydan fazla sürmesi
F. Bozukluk, klinik açıdan önemli sıkıntı yaratır ya da sosyal, mesleki
ya da diğer önemli alanlarda işlevsel bozulmaya yol açar.
Tipleri: Akut(belirtiler 3 aydan az sürüyorsa)
Kronik(belirtiler 3 aydan fazla sürüyorsa)
Geç başlangıçlı(belirtiler olaydan en az 6 ay sonra başlıyorsa)
Posttravmatik Stres Bozukluğu gösteren çocuklarda en sık karşılaşılan
travmalar genellikle şunlardır
Annenin cinsel tecavüze uğramasına tanık olmak
Okulda ölümcül bir dayak yemek
Kıyıda, köşede sıkıştırılıp dövülmek, pusuya düşürülmek
Savaş
Ağır yanıklar
Cinsel olarak kullanılmak
Fiziksel olarak kullanılmak
Ensest
Gemi kazaları
Ağır dereceden su baskınları
Babanın öldürülmesine tanıklık
Kaçırılmak
Öte yandan semptomlara göre travmaları ayıracak olursak her bir semptomun
ortaya çıkmasında en sık görülen travmalar şöyle sıralanabilir(Bu semptomları
diğer travmalar da ortaya çıkartabilir, ama %75 olgu ya da daha fazlasında
sıklık sırasına göre şunlar görülür).
Semptom: Olayın, huzursuz edici biçimde tekrar tekrar akla gelmesi, hatta
akıldan çıkmaması
Babanın öldürülmesine tanıklık
Kıyıda köşede pusuya düşürülmek, dövülmek
Annenin cinsel tecavüze uğramasına tanıklık
Okulda ölümcül dayak yemek
Semptom: Olayın tekrar tekrar rüyada görülmesi
Babanın öldürülmesine tanıklık
Kaçırılmak
Annenin cinsel tecavüze uğramasına tanıklık
Semptom: Sanki olay yeniden tekrarlıyormuş gibi hissetmek. "Flashback
tarzında" olabilir. Ya da varsanılar ve yanılsamalar şeklinde görülebilir.
Babanın öldürülmesine tanıklık
Tekrarlayıcı biçimde ya da birçok kişi tarafından seksüel kullanım.
Semptom: Olayı sembolize eden bir şeyle karşılaşıldığında şiddetli sıkıntı
hissi
Kaçırılmak
Seksüel olarak kullanılmak
Semptom: Travma ile birlikte olan duygu ve düşüncelerden sakınma gayreti
Pusuya düşürülme
Anneye cinsel tecavüze tanıklık
Babanın öldürülmesine tanıklık
Semptom: Travmayı hatırlatıcı aktivite veya durumlardan sakınma gayreti
Seksüel olarak kullanılmak
Pusuya düşürülme
Anneye cinsel tecavüz
Semptom: Bazı aktivitelerin azalması, geri çekilme(tuvalet eğitimini bırakma
gibi)
Anneye tecavüze tanıklık
Semptom: Başkalarından kopma duygusu
Anneye cinsel tecavüze tanıklık
Semptom: Kısıtlı afekt
Babanın öldürülmesine tanıklık
Semptom:Uzun bir gelecek beklememek
Kaçırılmak
Semptom:Uyku güçlükleri, bozuklukları
Babanın öldürülmesine tanıklık
Pusuya düşürülmek
Semptom:Hipervijilans
Kaçırılmak
Anneye cinsel tecavüze tanıklık
Semptom: Aşırı irkilme
Pusuya düşürülmek
Anneye cinsel tecavüze tanıklık
Bu belirtilerin içinde en uzun süre devam edenler genellikle aşağıdaki
üçüdür.
İlgi ve dikkat kaybı
Karabasanlar ve uyku problemleri
Olayı hatırlatan sembollerin karşısında kötüleşmek
Önemli sayıdaki olguda bu üçü, 1.5 sene ve hatta daha fazla devam eder.
En çabuk kaybolanlar ise şunlardır.
Hayatta olmaktan, yaşamaktan utanç
İrkilme
Olayın tekrar meydana geleceği düşüncesi.
Bu belirtiler, çoğu olguda 3-4 ay sonra ortadan kaybolur. Posttravmatik
stres bozukluğu, özellikle bazı psikiyatrik bozukluklarla yüksek komorbidite
gösterir. Bunların arasında en sık, agorafobi(%12), obsesif kompulsif
bozukluk(%9.4), panik bozukluk(%9.1) ve depresyon(%7.2) görülür. Eğer
alkol kötüye kullanımı da başlamışsa, bu durumda en sık görülen problemler
şunlar olur.
İçmeyi durduramamak
Alkollü halde araba kullanmak
Arkadaşları ile sorun çıkartmak.
Posttravmatik Stres Bozukluğu risk faktörleri şöyle sıralanabilir.
Ailede psikiyatrik hastalık öyküsü
Ailesel yoksulluk
Çocuklukta kullanılmış olmak
16 yaşından önce cinsel tecavüze uğramak
10 yaşından önce anne/baba ayrılığı
Kadın olmak (özellikle 35-50 yaşları arasında risk fazla)
Çocuklukta davranış bozukluğu
Kendine güven azlığı
Geçirilmiş fiziksel hastalık
İçe dönüklük
Önceden psikiyatrik hastalık öyküsü
Travmadan önce kötü hayat olayları
Nörotik kişilik yapısı
Anne-babadan erken ayrılma
Düşük eğitim
Alkol ve ilaç kullanımı
Epidemiyoloji
Topluma dayalı çalışmalar, PTSB'nin yaşam boyu prevelansının %1-3 arasında
olduğunu, populasyonun %6-14'ünün de subklinik olarak benzer semptomlar
yaşadığını göstermektedir. Risk altındaki gruplarla yapılan çalışmalarda
ise yaşam boyu prevelans %3,6-75 arasında değişmektedir. Vietnam gazilerinde
yapılan araştırmada PTSB'nun yaşam boyu prevelansı erkeklerde %30, kadınlarda
%26, olarak saptanmıştır. Nazi kamplarından kurtulan insanlarda yapılan
bir araştırmada; %85'inde PTSB olduğu, hemen tamamında da, psikiyatrik
bir rahatsızlık bulunduğu saptanmıştır.
Etyoloji
PTSB, DSM-IV'te etyolojisiyle tanımlanan ender hastalıklardan biridir.
Fakat sadece travma, PTSB'yi açıklamakta yeterli olmamaktadır; çünkü aynı
travmaya maruz kalan her kişide, aynı bozukluk gelişmemektedir. Travma
öncesi kişinin yatkınlığı, travmanın özellikleri ve travma sonrası değişkenler
PTSB'nin gelişmesinde rol oynamaktadır.
Travma: Genellikle travmanın şiddetiyle PTSB gelişme riski arasında doğru
orantı vardır. Ama travmanın şiddetini belirlemek için ölçütler kurmak
çok kolay değildir. Savaş, tecavüze uğrama, hayatı tehdit eden bir olayla
karşı karşıya kalma gibi olaylarda hastalık riski yüksektir.
Biyolojik Faktörler: 1.Sempatik Aktivite: Kronik PTSB'si olan kişlerde
otonomik uyarılmışlık hali devam eder. Kalp hızında ve idrarda katekolaminlerin
artışı sempatik tonus artışını göstermektedir. Ayrıca trombositlerde MAO
aktivitesinin azalması ve a-adrenoreseptör aktivitesi de bunu desteklemektedir.
a-2 antagonisti olan yohimbin PTSB'si olan hastalara verildiğinde semptomlar
artmaktadır.
2.Hipotalamus-hipofiz adrenal aksında disfonksiyon: Posttravmatik Stres
Bozukluğu(PTSB), bir stres reaksiyonudur. Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal
aksı ise, stres bozukluklarının en önemli, en duyarlı eksenidir. Öte yandan
PTSB'de de, en önemli komorbidite depresyon tablosudur. Bilindiği gibi
majör depresyonun en önemli hormonal bulgusu kortizol yüksekliğidir. Deksametozan
süpresyon testinde majör depresyonda kortizol süprese edilemez. O halde
PTSB'de de, Hipotalamo-Hipofizo-Adrenal(HPA) aksında bir anormalite söz
konusudur. Stres durumunda HPA aktivasyonuyla hızla glikokortikoid sekresyonu
başlar. Stresle beyinde aktive olan nörotransmiterler hipotalamustan CRF
sekresyonuna neden olurlar. Bu da hipofizden ACTH salınımına ve daha sonra
da adrenal bezden kortizol salınmasına neden olur. Kortizol ve glukokortikoid
salınması ile beraber stres halinde ortaya çıkan immün, metabolik ve nöral
savunma mekanizmalarında süpresyona neden olur. Strese kısa süreli cevapta
immün, metabolik ve nöral savunma mekanizmalarının önemli ve olumlu rolü
vardır.
Ancak stres uzun süre devam ederse, bu mekanizmalar organizma için zararlı
olmaya başlar. Örneğin uzun süre yüksek kalmış glukokortikoid sekresyonu
toksik bir durum yaratabilir, nöronal hasar meydana gelebilir, pek çok
tıbbi hastalık, bilinçte ve duygulanımda bozulmalar meydana getirebilir.
Stres, genellikle HPA aksında aşırı aktivasyonla beraberdir. Ancak uzun
sürmüş stres hallerinde fizyolojik bir adaptasyon mekanizması olarak HPA
aksında hipoaktivite ortaya çıkabilir. Örneğin sıçanlarda, immobilizasyon,
soğuk, zorla yüzdürme gibi stres modellerinin tekrarlayıcı biçimde uygulaması
adrenokortikal cevabın giderek sönmesine neden olur. Adaptasyon süresi
stresin niteliğine göre 15 günle 45 gün arasında değişir. Kortikosteroid
salınımının azalması adrenal atrofiye bağlı değildir. Çünkü aradan bir
süre geçtikten sonra hayvana yeniden stresör faktörler uygulanmaya başlarsa,
yüksek kortikosteroid cevabı yeniden ortaya çıkar. Ayrıca kortikosteroid
cevabı, stresin tipine özgü olarak ta değişiklik gösterir. Bazı stresörlerle
çok uzun uygulamaya rağmen, HPA aksında sönme meydana gelmez. Kronik stres
haline en hızlı uyumu gösteren hipofizdir. Sürrenal bezinin uyumu, daha
uzun sürer. Hipofizdeki uyum birkaç saatlik stres halinin sonunda başlar.
Primatlarda tekrarlanan ve devamlılık gösteren stres halleri, 6 haftalık
bir sürenin sonunda kortizol sekresyonunu bazal seviyelerin altına çeker.
Kemiricilerde ise stresin şiddetini arttırarak ya da mevcut strese yeni
stres koşulları ekleyerek glukokortikoid cevabı arttırabilir. İnsanlarda
yapılan çalışmalarda ise, Vietnam'da savaşan askerlerde uzun süre saldırıya
maruz kalmanın, kortizol sekresyonunu bazal düzeyin de altına indirdiğini
göstermiştir. Aynı durum, kronik hastalığı olan çocuklarının ölümünden
sonra, o çocuğun babasında da görülmüştür.
Preklinik ve klinik çalışmalarda, hipokampus, hipotalamus ve hipofizde
"negatif feed back" aracılığı ile kronik stres halinde bir duyarlılık
azalması baş gösterdiği düşünülmektedir. Böylece kortikosteroidlerin uzun
süreli yıkıcı etkilerinden kurtulunmuş olmaktadır.
Yenidoğan döneminde kronik strese maruz kalmak sonradan HPA cevabı üzerinde
önemli etkiler yaratmaktadır. Hayvan çalışmalarında yenidoğan dönemindeki
kronik stresin, erişkin dönemde kortikosteroid düzeyini düşürdüğü gösterilmiştir.
İnsan için de bunu söyleyebiliriz. Yenidoğan çocukların ağır çevresel
koşulları, erişkin dönemdeki kortizol düzeylerinin düşük kalmasına neden
olmaktadır.
Yukarıda söylenenlerin mekanizması ne olabilir?. Çalışmalar göstermiştir
ki, erken yaşlarda strese maruz kalmak beyinde glikokortikoid reseptörlerini
arttırmaktadır. Bu sayede glikokortikoidler üzerinden yürüyen "negatif
feed back" etkiye karşı aşırı duyarlılık meydana gelir. Yani az miktarda
salınan glikokortikoid dahi beyindeki reseptörleri etkileyerek daha fazla
glikokortikoid salınımını engeller. Böylece bazal kortizol düzeyleri hep
düşük kalır.
Öte yandan kortikosteroidler, stres ile başa çıkma davranışında da önemli
rol alırlar. Yüksek kortikosteroid düzeyleri güçlü adaptasyon mekanizmalarının
ortaya çıkışına neden olur. Düşük düzeyler ise daha pasif ve sakınan adaptasyon
mekanizmalarını ortaya çıkartır.
Stres ile başetmede yüksek kortikosteroid düzeylerinin varlığı önemlidir.
Adrenokortikal aktivasyon stres ortadan kaldırıcı davranışların ve başetme
mekanizmalarının başlatılmasında önemli bir adımdır. Prekilinik çalışmalarda,
yüksek kortikosteroid seviyelerinin, sakınma davranışının öğrenilmesi
ile paralel gittiği görülmüştür. Muhtemelen kortikosteroid düzeyindeki
yükselme organizmada stresle beraber ortaya çıkan, orta beyindeki aktivasyonu
azaltmakta ve böylece strese karşı adaptif mekanizmaların gelişmesini
kolaylaştırmaktadır. Kortikosteroid düzeylerindeki artış aktif adaptasyon
mekanizmalarının, kortikosteroid azalmasının ise, pasif mekanizmaların
ortaya çıkışına zemin hazırladığını söyleyebiliriz. İnsanlardaki çalışmalarda
ise, strese karşı hormonal cevaplarla, stresle başetme mekanizmalarının
geliştirilmesi arasında bir paralellik olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak
kortikosteroidler yalnızca canlılık, stres gibi emosyonel durumların ortaya
çıkışına değil, fakat bu emosyonel durumlarla başa çıkmada da etkili faktörlerdir.
PTSB'si olan kişilerde genetik olarak veya daha önceki stres öyküsü nedeniyle
strese karşı bir duyarlılık söz konusudur. Bu kişilerin HPA aksında, normal
kişilerin stres anında gösterdiği aktivasyon sürekli olarak vardır. O
nedenle bu hastalar; bir yönleriyle bazal kortizol düzeyleri yüksek ve
deksametazon süpresyon testi pozitif olan depresif hastalara benzemektedirler.
Diğer taraftan, yukarıda söylendiği gibi PTSB ile majör depresyon arasında
endokrin olarak benzerlikler bulunmakla beraber, bazı araştırıcılar bu
iki bozukluk arasında benzerlik olduğu kadar ayrılıklar da bulunduğunu
vurgulamaktadırlar. Bu benzerlik ve ayrılık noktalarının daha ayrıntılı
olarak gözden geçirilmesi için her iki bozukluğun bazı çalışmalardaki
sonuçlara göre, birlikte değerlendirilmesinde yarar görüyorum.
İdrar kortizol değerleri : Majör depresyonu olan hastalarda, normal kişilerle
ve diğer psikiyatrik hastalarla karşılaştırıldığında idrarda glukokortikoid
düzeylerinde bir yükselme olduğu görülür. PTSB'de ise sonuçlar daha belirsiz
ve karışıktır. Yapılmış üç çalışmanın sonuçları tabloda gösterilmiştir.
PTSB hastalarında idrar kortizol düzeyleri
------------------------------------------------------------------------------------
PTSB Grubu Karşılaştırma Grubu
------------------------------------------------------------------------------------
Mason (1986)33 mg/gün (n=9) 76mg/gün(n=26) Depresyon
Pitman (1990)107 mg/gün (n=20) 80mg/gün(n=15)kontrol grup
Yehuda(1990)42 mg/gün (n=16) 62mg/gün(n=16) Normal kont.grup
--------------------------------------------------------------------------------------
Mason'un 9 kişilik pilot çalışmasında, PTSB grubunda, 24 saatlik idrar
kortizol değerlerinin depresif hastalara göre belirgin biçimde düşük olduğu
görülmüştür. Ortalama glukorkortikoid sekresyonu 33 mg/gün arasındadır.
Tablodan da görüleceği üzere depresif hastalarda bu değer 76 mg/gün olarak
bulunmuştur. İkinci çalışma Yehuda ve arkadaşlarının çalışmasıdır. Hem
ayaktan hem de yatan hastaların alındığı çalışmada idrar kortizol düzeyi
kontrol grubuna göre 20 mg/gün daha düşük bulunmuştur. Bu çalışmada, PTSB'si
bulunan hastalarda komorbidite de gözden geçirilmiştir. Buna göre PTSB'ye
majör depresyonun eşlik ettiği durum ile majör depresyonun eşlik etmediği
durum arasında, idrar kortizol değerleri açısından farklılık bulunamamıştır.
Yehuda'nın bu bulgusu ilginçtir. Çünkü PTSB'ye majör depresyon eşlik ediyorsa,
bu durumda majör depresyonun etkisiyle kortizol değerlerinin yükselmesi
gerekirdi. Bu bulgu, majör depresyondaki hiperkortizolemi bulgusuna ters
bir sonuçtur.
Mason ve Yehuda'nın çalışmalarına ters olarak, Pitman'ın çalışmasında
24 saatlik idrar kortizol ekskresyonu PTSB hastalarında kontrol grubuna
göre daha yüksek bulunmuştur(107 mg/gün). Bu değer normalde bir kişinin
idrarla ekskrete edebileceği kortizol değerinin en tepe noktasına çok
yakındır. Muhtemelen bu çalışmada, idrar toplamada ya da metotta önemli
bir eksiklik vardır. Mason ve Yehuda idrar örneklerini buz üzerinde toplamışlardı.
Pitman ise oda sıcaklığında idrarları toplamıştır. Ayrıca Pitman, katekolaminlerin
yıkımını önleyen asidik bir maddeyi de kullanarak ölçümler yapmıştır.
Dolayısıyla idrarda yıkılmayan bu katekolaminlerin ölçümü yapılmıştır.
Diğer taraftan idrarın asitleştirilmesi, konjüge olmamış kortizolün hidrolizini
arttırarak kortizol düzeylerini daha da yükseltir.
Diğer taraftan Pitman'ın çalışmasında kontrol grubu olarak askerler kullanılmıştır.
Ancak askerler zaten belli ölçülerde stres içinde bulunan kişilerdir.
Hatta stres bunlarda kronik bir hal almıştır diyebiliriz. Çünkü askerlik
normal durumdan çok farklı koşulları olan bir meslektir. Bazen askerliğin
kendisi PTSB nedeni olabilmektedir. Kortizol sekresyonunun idrarda kararlı
bir hale gelmesi kortizolün metabolizma ve klerensi ile ilgili olduğu
kadar, adrenal bezden ACTH baskısı altında sekresyonuyla da ilgilidir.
Lenfosit Glukokortikoid Reseptör Sayısı: Son yıllarda majör depresyondaki
hiperkortizolemiyi gösterebilmenin bir yolu olarak, lenfositlerdeki glukokortikoid
reseptörlerinin sayımı yapılmaya başlanmıştır. Hem klinik hem de preklinik
çalışmalardan alınan sonuç sirkülasyondaki kortikosteroid konsantrasyonunun
lenfositler ve beyin dahil, değişik dokulardaki glukokortikoid reseptörlerinin
sayısında dinamik değişiklikler yarattığı gözlenmiştir.
Hormonlar tarafından glukokortikoid reseptörlerinin regülasyonu adaptif
mekanizmalar aracılığı ile yürür. Örneğin akut stres durumunda, glukortikoid
reseptör sayısında kortizol sekresyonu arttıkça azalma olur. Böylece organizma
glukokortikoidlerin zedeleyici, tahrip edici etkilerini azaltmış olur.
Buna karşılık endokorinopatilerde(örneğin Cushing hastalığında) kortizol
sekresyonundaki artış beraberinde reseptör sayısında azalmaya neden olmaz.
Sonuç olarak bu hastalarda kortizolün yıkıcı etkileri, akut bir stres
durumunda daha şiddetli biçimde ortaya çıkar.
Majör depresyondaki durum ne olmalıdır?. Bu bozuklukta kortizol hipersekresyonu
olduğuna göre, buna sekonder olarak beyinde ve lenfositlerdeki glukokortikoid
reseptör sayısında azalma olması gerekir. Bir başka düşünce de, majör
depresyonda HPA aksı içindeki glukokortikoid reseptörlerinde var olan
bir regülasyon defektinin, sirkülasyondaki steroidlerin "feed back"
uyarılarının alınamamasına neden olması ve sonuçta CRF ve ACTH sekresyon
artışı yaratmasıdır.
Bu hipotezlere destek olarak bazı ilginç gözlemler vardır. Örneğin, depresyonda
biyokimyasal olarak hiperkortizolizm hali olmakla birlikte; bunun klinik
herhangi bir görünümü yoktur. Yani bu hastalarda Cushing hastalarına benzer
bir klinik görünüm olmaz. O halde majör depresif hastalarda kortizol sekresyonu
yüksek olmakla beraber, kortizolün dokularda herhangi bir etkisi yoktur.
Dokularda kortizole karşı direnç vardır. Çünkü depresif hastalarda, önemli
sayıdaki çalışma lenfositlerde glukokortikoid reseptörlerinin sayısının
azaldığını göstermektedir. Bu, muhtemelen diğer dokularda da böyledir.
Bir çalışma, deksametazon testinde pozitif sonuç alınmasıyla, lenfositlerdeki
glukokortikoid reseptör sayısında azalma arasında ters bir korelasyon
olduğunu göstermiştir. Hayvan çalışmalarında nöronlardaki glukokortikoid
reseptörleriyle, lenfositlerdeki reseptörler arasında pekçok yönden benzerlikler
olduğu da gösterilmiştir. Yine lenfositlerdeki glukokortikoid reseptörlerinin
sayısı fazla ise beyindeki reseptörlerin sayısı da fazladır. Beyindeki
ve lenfositlerdeki reseptörlerin ikisi de substrat özgünlüğü ve afinitesi
yönünden benzerdirler. Her iki dokudaki reseptör tipi de ortak regülasyon
sistemlerine sahiptir. Örneğin adrenal glandın çıkartılması hem lenfositlerde
hem de beyindeki glukokortikoid reseptör sayısında artışlar yaratır. O
halde beyindeki glukokortikoid reseptörlerine eşdeğerde reseptörler olarak,
lenfositlerdeki reseptörleri kabul edebiliriz ve onları incelemeye alabiliriz.
PTSB hastalarındaki lenfosit reseptör sayısını inceleyen en önemli çalışma
Yehuda'nın 1991'deki çalışmasıdır. Bu çalışmada kontrol grubuna göre PTSB
hastalarında, lenfositlerdeki reseptör sayısının anlamlı derecede fazla
olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu, PTSB'deki, "HPA aksında aktivasyon
azalması ve idrar kortizolünde düşüş" hipoteziyle uyumludur. Lenfositlerdeki
reseptör sayısı ve plazma kortizol düzeyi saat 08.00 ve 16.00 da eşzamanlı
olarak ölçüldüğünde şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır: Her iki saatte de,
PTSB hastalarındaki reseptör sayısı, normal kişilerden daha fazladır.
Buna karşılık PTSB hastalarındaki reseptör sayısı sabah saatlerinde, öğleden
sonraya göre fazlalık göstermektedir. Fazlalık oranı yaklaşık %40 dır.
Lenfositlerdeki glukokortikoid reseptörlerinin arttığı sabah saatlerinde
PTSB ve anksiyete belirtileri de şiddetlenmektedir. Fakat ilginç olarak
depresyon belirtilerinde bir şiddetlenme görülememiştir. Bu durum depresyonun,
reseptör sayılarıyla korelasyon içinde bulunmadığını düşündürür.
Deksametazon Süpresyon Testi: Deksametazon, sentetik bir glukokortikoiddir.
Kortizolün etkilerini taklit eder. Doğrudan hipotalamusu ve hipofizi etkiler.
CRF ve ACTH'nin sekresyonunu inhibe eder. Sonuçta, adrenalden salınan
kortizol miktarı azalır. Bu nedenle 1 mg deksametazonun oral olarak verilmesinden
sonraki 9. ve 17. saatlerde alınan kanda kortizol değerleri düşük bulunur.
Düşüş, genellikle sabah saat 8.00 de ve 16.00 da 5 mg/dl altına kadar
iner. Glukokortikoidlerin CRF ve ACTH yı, ya da adrenalden kortizol sekresyonunu
inhibe etmekte yetersizlik göstermesi durumunda, deksametazona karşı kortizol
cevabında da süpresyon meydana gelmez.
Öte yandan kortizol düzeyinin yükselmesi, "feedback" etki aracılığı
ile glukokortikoid reseptörlerinin sayısını azaltır. Böylece steroidlere
karşı oluşan cevapta azalma meydana gelir. Bu durum da, deksametazon testi
pozitif olanlarda(süprese olmayanlar) lenfositlerdeki glukokortikoid reseptör
sayısının azalmasını, tersine testin negatif olduğu olgularda da, reseptör
sayısının normal kalmasını bekleriz. Gerçekten de bu sonuç Gromley tarafından
1985'de teyit edilmiştir.
PTSB hastalarında, deksametazon testini uygulamış, az sayıda da olsa çalışma
vardır. Bu çalışmaların sonunda, genel olarak diyebiliriz ki; hastalarda
majör depresyon tabloya eşlik etmiyorsa test negatif(süpresyon) sonuç
vermektedir. Ancak hastalığa majör depresyon tablosu eşlik ediyorsa, %32-50
oranında pozitif(süpresyon olmaması) cevap alındığını söyleyebiliriz.
O halde PTSB ve majör depresyonun birlikte bulunduğu hastalarda, HPA aksının,
aynen majör depresyonun tek başına bulunduğu hastalardakine benzer anormallikler
gösterdiğini söyleyebiliriz. Bunun dışında bazı PTSB hastalarında, deksametazona
karşı kortizolün aşırı süpresyon cevabı gösterdiği farkedilir. Bu hastalarda
1 mg deksametazondan sonraki kan kortizol düzeyleri ortalama 1.74 mg/dl
düzeyindedir. Bu duruma süpersüpresyon hali denilir. Normalde süpresyon
olup olmadığını belirleyen sınır 5 mg/dl sınırıdır. 1.74 mg/dl'lik kortizol
düzeyi bu sınırın çok altındadır. O nedenle bu hastalara "süpersüpresif"
hastalar denilir. İlginç olarak bu hastalarda, glukokortikoid reseptör
sayısının yüksek olduğu da görülmüştür.
CRF ye karşı ACTH cevabı: Majör depresyondaki hiperkortizoleminin sorumlusunun,
hipotalamustan CRF sekresyonunun yüksek olması gösterilmiştir. Ancak bunu
tespit etmek güçtür. Çünkü CRF'nin BOS'ta tayininin yapılabilmesi hayli
güç bir iştir. O nedenle BOS'ta, CRF tayini yerine, CRF provokasyon testinin
uygulanması akla daha yakındır. Bu testte eksojen olarak verilen CRF'ye
karşı ACTH ve kortizol düzeyinin ölçümü yapılır. Eğer CRF'ye karşı ACTH
düşük bir sekresyon cevabı verirse, bu durumda hiperkortizolemiyi CRF'nin
artmış sekresyonuna bağlayabiliriz.
CRF Provokasyon testi ; Hipotalomusta CRF, hipofizdeki ACTH aktivitesini
en iyi değerlendirilebilecek testtir. Bu şekilde, görünen tablodan farklı
olup ta, altta yatan patoloji ortaya çıkartılmış olur. Örneğin primer
olarak CRF sekresyonu yüksek olsun. Bu önce ACTH sekresyonunu, buna bağlı
olarak ta kortizol salınımını arttırır. Kortizolün yükselmesi "negatif
feed back" etkiyle, hipofiz üzerinden ACTH salınımını azaltır. Sonuçta
CRF salınımı fazla olmasına rağmen, bazal ACTH düzeyi normale çekilir.
Bu son durumda, ACTH tayini yaptığımızda kan düzeyi normal sınırlarda
bulunacağı için herşey normalmiş gibi algılanır. Halbuki eksojen CRF verildiğinde,
hipofizdeki duyarlılık azalması nedeniyle ACTH sekresyonunun yeterince
yükselmediği görülür. Bu durum, özellikle majör depresif hastalarda belirgindir.
Bu hastalardaki kortizol yüksekliği hipofizden ACTH salgılanmasını baskı
altında tutar ve ACTH düzeyleri normal seviyelerde kalır. CRF'ye karşı
baskılanmış ACTH cevabının ortaya çıkması, muhtemelen hipofiz üzerindeki
CRF reseptörlerinin azalması ile ilgilidir.
PTSB hastalarında yapılan CRF provokasyon testinde de ACTH'nın baskılanmış
cevabı olduğu görülür. Ancak ACTH'nın PTSB'deki baskılanmış cevabı, nitelik
olarak majör depresyondakinden farklılıklar gösterir. En önemli farklılık
ta majör depresyonda, ACTH cevabındaki baskılanmanın, körelmenin kortizol
düzeylerinin yüksek olduğu saatlerde daha belirgin olmasıdır. PTSB hastalarında
ise, CRF'ye karşı ACTH cevabında körelme olması için mutlaka kortizol
düzeylerinde yükselme olması gerekmemekte, günün her saati baskılanma
görülebilmektedir. PTSB'de, hipofizdeki ilgili reseptörlerin CRF'ye karşı
duyarlılığında azalma olduğu; buna karşılık majör depresyonda ise hipofizdeki
CRF reseptörlerinde sayıca azalma bulunduğu bildirilmektedir. Yani her
iki hastalıkta da, ACTH körelmesi ortaya çıkmaktadır belki ama, alttaki
patoloji farklı farklıdır.
Son olarak belki şu söylenebilir: PTSB hastalarındaki ACTH cevabının körelmesinde,
belki kortizolün "negatif feed back" etkisi vardır. Fakat bu
öyle bir etkidir ki, kortizol normal düzeylerde bulunduğu halde dahi,
gidip hipofiz üzerinde böyle bir etki gerçekleştirebilmektedir. Halbuki
normal kişilerde, "negatif feed back" etki ancak kortizol yeterince
yüksek olduğunda ortaya çıkmaktadır. Hipofizin kortizole karşı duyarlı
olsa bile, bu duyarlılık "negatif feed back" etki için yeterli
olmayabilmektedir. Majör depresyon ve PTSB'deki HPA değişikliklerini tabloda
görmek mümkündür.
Tablo : Majör Depresyon ve PTSB'de HPA değişiklikleri
PTSB Majör Depresyon
------------------------ ----------------------------------------------------------------------
İdrar kortizol ekskresyonu ++ +
Deksametazona kortizol cevabı Her saat nonsüpres. Bazı saatlerde nonsüpres.
CRF'ye ACTH cevabı Körelme Körelme
Glukokortikoid reseptörleri Duyarlılık azalmış Sayıca azalmış
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Serotonerjik Disfonksiyon: Hayvan modellerindeki çalışmalardan ve fluoksetinin
tedavi edici etkisinden yola çıkarak, PTSB etyolojisinde serotoninin rol
aldığı düşünülmektedir. Yine bu yönde bir bulgu olarak, serotonin agonistleri,
hastalarda semptomları arttırmaktadır.
Uyku çalışmaları: 2.Dünya Savaşı esirlerinde 30 yıl sonra yapılan çalışmalarda
REM uykusunun arttığı ve 2. evre uykunun kısaldığı saptanmıştır. Doksepin
tedavisinden sonra ise REM uykusu kısalmış, düzenleyici 3 ve 4. evre uykular
ise uzamıştır.
Ayırıcı Tanı
PTSB'unda stres etkeni, yaşamı tehdit edici nitelikte olmalıdır. Eşinin
terketmesi, işinden çıkarılma gibi aşırı olmayan stres etkeni olduğu zaman,
tanı ancak "uyum bozukluğu" olarak konabilir. Obsesif-kompulsif
bozuklukta da istenmeden gelen yineleyici düşünceler vardır ama, bu düşünceler
ve imajlar travmayla ilgili değildir.
Tedavi
PTSB'da tedavi tek başına ilaçla olmamalıdır. Hasta ve ailesine hastalık
hakkında bilgi verilmeli, hastalığın gidişi, prognozu anlatılmalıdır.
Bireysel psikoterapide destekleyici, katarsis sağlayan ve davranışçı-bilişsel
yaklaşımlar uygulanabilir.
PTSB'da farmakoterapi: PTSB olan hastalarda çeşitli psikoaktif ilaçlar
denenmiştir. Klinik deneyimler depresyon ve panik bozukluk için kullanılan
ilaçların etkin olduklarını göstermektedir. Uyarılmışlık haliyle ilgili
semptomlar ve travmanın tekrar tekrar yaşanması farmakoterapiden yarar
görmektedir. Trisiklik antidepresanlar(amitriptilin, imipramin, desipramin
ve doksepin ), MAO inhibitörleri(özellikle fenelzin), spesifik serotonin
gerialım inhibitörleri(fluoksetin, paroksetin, fluvoksamin) denenebilir.
Ayrıca benzodiazepinler(alprazolom), lityum, karbamazepin, valproik asit,
buspiron, propranolol, klonidin de denenmiştir.
Farmakoterapide; en etkili iki ilaç imipramin ve amitriptilin gibi görünmektedir,
iyi kontrollü çalışmalar genellikle bu iki ilaç lehinde pozitif sonuçlar
vermiştir. Kullanılan doz genellikle depresyonda kullanılan dozlar kadar
olmaktadır. Tedavinin minimum süresi 8 haftadır, buna rağmen farmakoterapiye
iyi yanıt veren hastalarda rölapsların önlenmesi açısından ilaca bir yıl
kadar devam etmek gerekmektedir. Bazı çalışmalara göre, PTSB hastalarında
depresyon, anksiyete ve aşırı canlılık varsa, farmakoterapi daha etkili
olmaktadır. Buna karşılık kaçıngan, inkar eden ve kısmen emosyonel küntlük
gösteren hastalar tedaviye daha az cevap verirler. Antipsikotik ilaçlarla
ilgili olarak PTSB de herhangi bir çalışma yapılmamış olsa da, hastalığın
ilk dönemlerindeki şiddetli agresyon ve ajitasyonu önlemede kısa süreli
olarak haloperidol kullanılabileceği de akıldan çıkarılmamalıdır.
Psikoterapi: PTSB'de, özellikle psikodinamik psikoterapi yararlı olabilir.
Bazı vakalarda travmatik olayın etkilerinin yeniden tanımlanması ve yapılandırılması
ile katarsis hali, tedavi edici olabilir. Hastalar, travmayı yeniden yeniden
yaşadıkları ve bunu çok önemsedikleri için psikoterapi mutlaka bireyselleştirilmelidir.
Diğer psikoterapötik yaklaşımlar; davranış tedavisi, kognitif terapi ve
hipnozu kapsar. Çoğu klinisyen, zaman sınırlı bir psikoterapi önermiştir.
Böyle bir terapi, kognitif bir yaklaşımı, destek ve güven vermeyi içerir.
Terapinin kısa süreli olması bağımlılığı engeller, fakat şüphe ve paranoyayı
arttırabilir. Terapist, hastanın travmatik olay konusundaki inkarının
üstesinden gelmeyi bilmeli, onu gevşetmeyi ve stresten uzaklaştırmayı
becermelidir. Hastalar ilaç kullanılarak da olsa, uyutulmalıdır. Çevre
desteği çok önemlidir. Hastalar gelecek ve iyileşme konusunda planlar
yapmaya cesaretlendirilmelidir. PTSB geliştiğinde imajinasyon teknikleri
ile birlikte yüzleştirme yapılmalıdır. Yüzleştirme başlangıçta, şiddetli
bir emosyonel atmosfer doğurabilir, ancak zaman içinde derece derece uygulanan
sistematik duyarsızlaştırma bu durumu ortadan kaldırır. İkinci olarak
hasta, stres yönetim tekniklerine, "coping" mekanizmalarına
ve gevşeme tekniklerine alıştırılmalıdır. Klinik tecrübelere göre, stres
yönetim teknikleri; tedavinin başlangıcında, yüzleştirme teknikleri ise;
tedavinin sonraki dönemlerinde daha başarılı olmaktadır.
Yukarıdaki bireysel psikoterapi tekniklerine ilave olarak, grup ve aile
terapileri de PTSB'de etkili olabilir. Grup tedavisinin avantajı, çoklu
travmatik tecrübelerin paylaşımını ve grubun diğer üyelerinin desteğini
sağlamasıdır. Grup tedavisinin özellikle Kıbrıs gazilerinde ve İzmit depremi
mağdurları üzerinde oldukça etkili olduğu görülmüştür. Aile terapisi ise;
farklı farklı dönemlerde semptomların alevlenmesi ile ortaya çıkan ailesel
çatışmaları söndürmekte ve ailenin hastaya olan desteğinin eksik kalmamasında
yardımcı olur. Özellikle intihar riski ya da ciddi saldırganlık tehlikesi
bulunduğu durumlarda, yatarak tedavi de gözden uzak tutulmamalıdır.
|