Panik bozukluk, en az dört özgün semptomun eşlik ettiği korku ve anksiyete
ataklarıyla karakterizedir. DSM III-R kriterlerini karşılaması için atağın
spontan ve beklenmedik olması gerekir. Fobik bir uyaran olmamalıdır. Dört
hafta içinde en az dört atak olmalı veya bir ataktan sonra en az bir ay
süren yeni bir atak olacak şekilde, beklenti anksiyetesi bulunmalıdır.
Hastaların atak sırasında, subjektif olarak sık ve kısa nefes alma gibi
şikayetleri vardır ama gerçekten de objektif olarak bakıldığında hiperventilasyon
vardır. Panik bozukluğu tanısı almış olan hastalarda CO2, HCO3 ve fosfat
düzeyleri kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur(Gorman ve ark.,1988).
Bu bulgular kronik hiperventilasyonu destekler. CO2 düzeyleri hızlı düşerken,
bikarbonat düzeyinin değişmesi daha uzun zaman alır ve respiratuar alkalozun
renal kompansasyonuna ikincil olarak gelişir.
Görüşme sırasında bu tip hastalarda derin derin nefes alıp verme dikkati
çeker. Hiperventilasyon bulgu ve semptomları etkin farmakoterapi ve davranış
tedavisi ile hızla kaybolur. Çoğu vakada hiperventilasyon panik bozukluğun
nedeni değildir ama birlikte bulunur.
TABLO: Panik Bozukluk Gelişiminde 3 Evre
Birinci Evre İkinci Evre Üçüncü Evre
İlk akut panik atak Panik atak sıklığı artar Agorafobi
Fobiler gelişir Bağımlılık
Beklenti anksiyetesi Ailede değişiklik
Kaçınma davranışları Kronik somatizasyon
Somatik şikayetler
Tıbbi yardım arayışları
Kronolojik olarak panik bozukluk üç ayrı evrede gelişir. Hasta her bir
evrede durabilir veya bir sonraki evreye geçebilir. Hasta genellikle ilk
panik atağını, stresör bir yaşam olayının ardından geçirir ve bunu hayatının
en kötü ve korkutucu deneyimi olarak anlatır. İlk atak günlük aktivite
sırasında aniden, beklenmedik şekilde olur. Aniden çarpıntı, dispne, baş
dönmesi, göğüs ağrısı, bulantı, abdominal rahatsızlık hissi, el ve ayaklarda
uyuşma, depersonalizasyon, derealizasyon, titreme, terleme, kontrolünü
kaybedecekmiş gibi hissetme v.b. şikayetler olur.
Panik ataklı hastada, sosyal fobiler(topluluk içinde yemek yeme, bir gruba
karşı konuşma, yabancılarla konuşma gibi) olabildiği gibi, panik atakların
tekrarlanabileceği durumlara karşı da hastanın fobileri(asansör, toplu
taşıma araçları, köprü ve otobanlarda araba kullanma v.b.) de olabilir.
İkinci evrede hasta, genellikle somatik şikayetlerle doktor doktor dolaşmaya
başlar. Sıklıkla hipokondriak bir hal alırlar, vücutlarına odaklanıp,
öldürücü bir hastalıkları olduğu korku ve sıkıntısını yaşarlar. Uygun
tedavi ve doğru tanı bu evrede çok önemlidir. İkinci evrede başlayan fobik
kaçınma davranışları, üçüncü evrede çok daha yaygın bir hal alır ve agorafobi
gelişir. "Agora" Yunanca alışveriş yeri demektir, agorafobinin
sözlük anlamı alışveriş yeri korkusudur. DSM-IV'te agorafobi; "kaçılması
ya da yardım bulunması zor yerlerde bulunmaktan korkmak" olarak tanımlanır.
Agorafobili panik bozukluk ikinci ve üçüncü evreleri kapsar. Bazı hastaların
kaçınma davranışları hafif derecedeyken, bazıları eve bağımlı hale gelir.
Birinci basamak sağlık merkezlerinde, hekim, mutlaka atakları olan hastaya,
belirli bazı durumlardan(kalabalık yerler, toplu taşım araçları, kapalı
yerler, araba kullanma v.b.) kaçınıp kaçınmadığını ve tek başına bulunamadığı
durumlar olup olmadığını sormalıdır. Çünkü hastaların çoğu, güvendikleri
biriyle beraber, tek başına kaçındıkları durumlarda bulunmaktan çekinmezler.
Agorafobi arttıkça, hasta daha bağımlı bir duruma gelir. Eşinin ya da
yakınlarının devamlı yakınlarında bulunmasını ister. Ailede dramatik değişiklikler
olur, aile sosyal olaylardan kaçınır, eve kapanır. Eş ve çocuklar, hastanın
sorumluluklarını üstlenirler(alışveriş, para kazanma, okul toplantıları
v.b.). Bu üçüncü evrede hasta, hekime gittikçe sık başvurur ve genellikle
hekimden"strese bağlıdır" gibi bir cevap alır(Thompson ve ark..
1988). Agorafobi, panik ataklarla birlikte olduğu zaman, acil servise
en sık başvuran fobik durumdur.
Tanı
DSM-IV'e göre panik atağı tanı ölçütleri: Aşağıdaki belirtilerden en az
dördünün(ya da daha fazlasının), ani olarak başladığı ve 10 dakika içinde
en yüksek düzeyine ulaştığı, yoğun bir korku ya da rahatsızlık döneminin
olması: çarpıntı, kalp atımlarının hissedilmesi, kalp atım hızında artma
olması, terleme, titreme, nefes darlığı ya da boğulma hissi, soluk kesilmesi,
göğüs ağrısı ya da göğüste sıkııntı hissi, bulantı ya da karın ağrısı,
baş dönmesi, dengesizlik, sersemlik hissi ya da bayılacakmış gibi olma,
derealizasyon ya da depersonalizasyon, kontrolünü kaybedeceği yada çıldıracağı
korkusu, ölüm korkusu, paresteziler(uyuşma ya da karıncalanma hissi),
üşüme ya da ateş basmaları
Tarihçe
150 yıldır klinisyenler panik bozukluğunu, kardiyolojik, nörolojik bozukluklar
ve diğer tıbbi durumlardan ayırt etmeye çalışmaktadırlar. Panik kelimesi
Yunan Mitolojisinde yalnız yaşayan, üzgün olduğu zaman bir mağaraya kapanan,
rahatsız edildiğinde, çığlık atarak korkutan bir tanrının ismi olan "Pan"dan
gelmektedir.
Klinisyenler, ilk olarak 19.yy. ortalarında panik bozukluğunu tanımlamaya
başlamışlardır. İlk yıllarda, çarpıntı ve göğüs ağrısı semptomları yüzünden
kardiyolojik bir hastalık olduğu düşünülmüştür. O dönemlerde modern tanı
yöntemlerinin(anjio v.b.) olmaması, beklenen yaşam süresinin kısa olması,
dört ana semptomunun(göğüs ağrısı, taşikardi, dispne, "choking"),
kardiyolojik semptom olması nedeniyle, ayırıcı tanı çok daha zor olmaktaydı.
Askerler panik atakla fazlasıyla ilgilenmişlerdir. Onun için burada hastalığın
bir de, askeri hekimlerce oluşturulmuş tarihinin verilmesi arzulanmıştır.
1871 yılında, Da Costa, adlı bir klinisyen, irritabıl kalp hastalığı adını
verdiği, çarpıntı, taşikardi, baş dönmesi, nefes darlığı, göğüs ağrısı
gibi semptomlarla giden bir sendrom tanımlamıştır. Daha sonra 1917 yılında,
sir Thomas Lewis "efor sendromu" mundan bahsetmiştir. 1918 yılında
Fraser ve Wilson, efor sendromunda sempatik sinir sisteminin etkisini
incelemişlerdir. Hastalara adrenalin enjekte ederek benzer semptomlar
geliştiğini göstermişlerdir. Fakat 1941yılında Wood, epinefrin enjeksiyonunun
da benzer etkileri olduğunu göstermiştir. !920 yılında Culpin efor sendromunun
anksiyete ve fobilerle ilgisini farketmiş, tedavisinin altta yatan psikiyatrik
probleme yönelik olması gerektiğini belirtmiştir.
Sivil tarihçilerin yazdıklarında da daha çok şu ifadeler yer alır. 1880
yılında Beard, efor sendromuna benzer semptomlarıyla giden klinik tablolar
için nevrasteni terimini kullanmaya başlamıştır. Daha sonra Freud, anksiyete
ataklarıyla giden bu sendromu nevrasteniden ayırmıştır. 1930'ların sonlarında
"kardiyak nevroz" vakaları bildirilmeye başlanmıştır. 1964'te
Donald Klein, imipraminin panik atakları ve agorafobiyi azalttığını bildirmiştir.
Bu çalışmalar anksiyete bozukluğu için biyolojik bir devrim olmuştur.
Epidemiyoloji
Panik bozukluk, genel popülasyonda sık görülen psikiyatrik bir rahatsızlıktır.
Kadınlarda %1,6-2,9 oranında görülürken erkeklerde %0,4-1,7 oranında görülür(Crowe
ve ark. 1983, Myers ve ark. 1984, Uhlenhuth ve ark. 1983, Weissman ve
ark. 1978). Birinci basamak sağlık hizmeti veren sağlık merkezlerine başvuran
hastaların %6,5'inde panik bozukluk, yine aynı oranda da major depresyonla
birlikte panik bozukluk saptanmıştır.
Klinikte, panik bozukluk kadınlarda erkeklere göre 2,5-3 kat daha fazla
görülmektedir. Fakat NIMH'in ECA çalışmasında(Sheehan 1983), panik bozukluk
genel olarak kadınlarda daha fazla görülmesine rağmen, sadece üç büyük
kentte istatistiksel olarak anlamlı derecede belirgin fark saptanmıştır.
Klinik çalışmalarda kadınların fazla olması, kadınların erkeklere oranla
daha fazla tıbbi yardım aradıklarını göstermektedir.
Hastalığın başlama yaşı genellikle 17-30 yaştır, ortalama 22,5 yaştır(Sheehan,
1983). ECA çalışmasında, hastalığın en sık görüldüğü yaş grubu 25-44 yaştır.
Panik bozukluk, rölapslarla giden bir hastalıktır(Noyes ve Clancy, 1976).
Beş yıllık izlem çalışmasında, hastaların sadece %16'sında tam düzelme
olmuş, %51'inde hafif yeti yitimi sürerken %32'sinde orta ve ağır derecede
yeti yitimi saptanmıştır. Agorafobik kaçınma davranışları zamanla ve tedaviyle
azalma göstermesine rağmen, hastaların çoğunda panik ataklar devam etmektedir.
Aşağıda, panik bozukluktaki kötü prognoza neden olan etmenler sıralanmıştır.
Panik bozuklukta kötü prognostik etmenleri
İmpulsivite
kişiler arası ilişkilerde duyarlılık
itaatkarlık
sosyal ve mesleki desteğin zayıf olması
kişilik bozukluğu bulunması, özellikle bağımlı kişilik özellikleri
Etyoloji
Stresli Yaşam olayları: Panik bozukluk tanısı alan hastalarda tehdit edici
olarak algılanan yaşam olayları kontrol grubuna göre daha yüksektir(Finlay
Jones ve Brown, 1981). Birinci basamak sağlık hizmeti veren merkezlere
başvuran hastalar genellikle bu zorlayıcı yaşam olaylarını inkar eder
ve somatik yakınmaları öne çıkar. Bu yüzden eş veya diğer aile bireylerinden
biriyle görüşmek ve bilgi almak aydınlatıcı olabilir.
Klein(1981), panik atağın, kişinin seperasyonla karşılaştığında beynin
alarm sistemi olduğunu belirtmiştir. Panik bozukluk tanısı alan hastaların
çocukluklarında seperasyon anksiyetesi ve okul fobisi bulunması riski
daha yüksektir.
Genetik: Panik bozuklukta ailesel yatkınlık söz konusudur. Panik bozukluğu
olan hastaların birinci derece akrabalarında panik bozukluğun yaşam boyu
prevelansı %7-20 olarak verilmiştir. Bu çalışmalar genetik geçişi göstermekle
birlikte, kişiler üzerinde ortak çevrenin etkisi de göz önüne alınarak
ikiz çalışmalarına gereksinim duyulmaktadır.
Gelişimsel Faktörler: Panik Bozuklukta Biyolojik Modeller: Panik bozukluk
etyolojisine biyolojik yaklaşımlar çerçevesinde; bugüne kadar yapılan
çalışmaların içinde en tutarlı sonuçları, laktat provokasyon testi vermiştir.
Bu testin teorisini kuran ve uygulayan kişiler Cohen ve White olmuştur.
Bundan 50 sene kadar önce bu iki araştırıcı, panik ataklı kişilerde kanda
egzersizden sonra artmış laktat seviyelerine rastladılar. Egzersizden
sonra laktatın artmasını da, bu kişilerde hücresel metabolizmanın yetersiz
olması nedeniyle egzersizin gerektirdiği hızlı metabolik aktiviteye, organizmanın
uyum gösterememesi ve sonuçta, parçalanması gereken laktatın yeterince
parçalanamadan kalmasına bağladılar. Bu bulgudan yola çıkarak, "acaba
bu kişilere dışarıdan laktat verilse aynı durum ortaya çıkar mı?"
düşüncesini geliştirdiler. Nitekim panik bozukluğu olan kişilere, 0.5
mol/L'lik laktattan 10 ml/kg dozunda 20 dakika boyunca intravenöz olarak
vererek panik atağı ortaya çıkartmaya muvaffak oldular. Aynı şeyi normal
kişilerde denediler, fakat normallerde panik atak ortaya çıkmıyordu.
Daha sonraki araştırmalar, yalnızca panik bozuklukta değil ama diğer anksiyete
bozukluklarında da, örneğin, genelleşmiş anksiyete bozukluğunda, obsesif
kompulsif bozuklukta, depresyonda ve bulimia nervozada da laktat enfüzyonu
ile panik atağa benzer bir tablo oluşturabildiler. Hatta bunlara sosyal
fobi ile menstürel dönemler sırasında oluşan disforiyi de ekleyebiliriz.
O halde bütün bu bozuklukların altında ortak bir fizyolojik bozukluk var
olabilir. Ancak laktatın agreve ettiğine emin olduğumuz bu fizyolojik
bozukluk nedir?.
Bu sorunun cevabını vermeye çalışan birkaç hipotez olsa da, ortada henüz
cevap yoktur.
İlk hipotez, Ackerman tarafından ortaya atılan "bilişsel çağrışım
mekanizması(cognitive association mechanism)" hipotezidir. Ackerman'a
göre aslında laktatın yarattığı tablo panik atağının kendisi değildir.
Laktat alan kişi, panik atağında ortaya çıkan fizyolojik tabloya benzer
bir durum ile karşılaşınca, şartlandığı önceki ataklarını hatırlamakta
ve bilişsel bir mekanizmayla bu sefer gerçekten yeni bir panik atağı geçirmektedir.
Yani aslında etyolojide biyolojik bir mekanizma yoktur.
İkinci hipotez, "Ca++ seviyelerinin düşmesi" ile ilgilidir.
Pitts tarafından ortaya atılan bu hipotezde laktatın Ca++ düzeylerini
düşürerek panik atağı yarattığı söylenir. Pitts, laktat enfüzyonundan
sonra verilen Ca++' un panik atak belirtilerini azalttığını ortaya atmıştır.
Hipokalsemi, beyinde irritabiliteye neden olmaktadır. Pitts'in hipotezi
yeterince açık değildir. Hipokalsemi hangi yolla beyinde irritabilite
yapmaktadır ve bu irritabilite ne gibi bir mekanizma üzerinden panik atağındaki
fizyolojik mekanizmaları oluşturmaktadır?. Gerçi Pitts, sonradan bu noktadaki
açıklamayı, otonom sinir sistemine disfonksiyon yükleyerek yapmıştır.
Yani panik atağın oluşması için hipokalseminin yanında, otonom sinir sistemi
disfonksiyonu (hiperaktif beta adrenerjik sistem) da olması gerekmektedir.
Bunun varlığını da, beta bloker ilaçlarla panik atağın belirtilerini azaltarak
göstermiştir.
Üçüncü hipotez, "laktatın kanda hiperozmolarite oluşturması"
ile ilgilidir. Bu hipoteze göre beyinde yeterli kan perfüzyonu sağlanamamakta
ve sonunda atak başlamaktadır. Ancak bu yaklaşım, hiperozmolarite yapan(%20
dekstroz) mayilerin, beyinde düşük perfüzyon oluşturmasına rağmen, panik
atak oluşturamaması nedeniyle anlamlı bulunmamıştır.
Dördüncü hipotez, "metabolik alkaloz" hipotezidir. Gross'un
bu hipotezinde laktat, HCO3- iyonlarında artışa neden olarak alkaloz yaratmakta
ve sonuçta panik atağı oluşmaktadır. Ancak bu hipotezi test etmek amacıyla
yapılan HCO3- iyonlarının doğrudan enfüzyonunun klinik olarak atak oluşturmadığı
görülmektedir.
PET çalışmalarında, laktat provokasyonlu panik atağı sırasında sol parahipokampal
girusun, sağ taraftakine göre daha fazla kanlanma gösterdiği farkedilmiştir.
Buradaki esas patoloji, soldaki hipermetabolizma değil, soldaki hipometabolizma
olmalıdır. Daha sonra bu bulgular, bağımsız araştırma gruplarınca, SPECT
ile doğrulanmıştır.
Laktat ile ilgili son hipotez, "CO2 birikimi" ile ilgilidir.
Laktat verildikten sonra karaciğer tarafından alınıp pirüvata dönüştürülür.
Pirüvat metabolizması anında da HCO3-, ondan da CO2 meydana gelir. CO2
kanbeyin bariyerini aşarak MSS'ne girer. Panik atağı geçiren kişilerin
MSS'de CO2 birikimine karşı aşırı hassas oldukları ve bu nedenle laktat
enfüzyonu sırasında normallerden daha fazla hiperventilasyon cevabı gösterdikleri
bulunmuştur.
Burada aslında karışık bir mekanizma vardır. Öncelikle normal kişileri
ele alırsak, şunu söyleyebiliriz. Laktat enfüzyonu yukarıda söylediğimiz
mekanizma üzerinden CO2 miktarının artmasına ve pCO2 basıncının yükselmesine
neden olur. Bunun doğal sonucu olarak ta hiperventilasyon ile pCO2 azaltılmaya
çalışılır. Fakat aynı sistem üzerinde, bir başka mekanizma daha rol oynamaktadır.
Laktatın yıkılması anında, HCO3- oluşur. HCO3- oluşumu metabolik alkaloz
demektir. Yani pH'nın yükselmesi ve sonunda kompansatuvar olarak respiratuvar
mekanizmaların devreye girmesi soz konusudur. Respiratuvar mekanizmalar,
pH'yı düşürmek için pCO2 yükseltecek yönde çalışırlar. Yani ventilasyonu
yavaşlatırlar. Normal kişilerde bu iki zıt mekanizma bir denge içindeyken
panik ataklı kişilerde hiperventilasyon daha üstün gelmektedir.
Panik ataklı hastalar, normal kişilerle, yüksek oranda CO2 bulunduran
bir odada nefes alıp vermeleri karşılaştırılırsa; hasta grubun daha fazla
hiperventilasyon gösterdiği tespit edilir. Değişik çalışmalarda %5 den
%50 ye kadar değişen CO2 oranları kullanılmıştır. Bu çalışmalara yalnızca
panik ataklı kişiler değil, genelleşmiş anksiyete bozukluğu ve sosyal
fobisi olan kişilerde dahil edilmiştir. Bu çalışmaların sonucunda genel
olarak söylenebilecek şudur : Genelleşmiş anksiyete bozukluğu ve sosyal
fobisi olan kişilerde panik atağı oluşturmak mümkün olmamaktadır. Panik
ataklı kişilerde ise normallerden çok fazla bir hiperventilasyon ve anksiyete
görülmekle beraber çoğunlukla panik atak oluşturmak yine de mümkün olmamaktadır.
Panik atağı oluşturulabilen(%5-50 CO2 ile) az sayıdaki hastada, dakikadaki
solunum sayısı ve hacmi normallerden çok daha hızlı biçimde artmaktadır.
Şüphesiz bu artış, MSS üzerinden gerçekleşmektedir ve solunum refleks
bir cevaptır. Bu durumda özellikle beyin sapında, solunum merkezi ile
ilgili bir patolojinin aranması uygun olacaktır. Beyin sapındaki kemoreseptörlerdeki
aşırı duyarlılık böyle bir mekanizmadan sorumlu olabilir mi?. Eğer panik
hastalarında, hipenventilasyon ana bulgulardan birisi ise ve hipenventilasyon
beyin sapı kemoreseptör duyarlılığı üzerinden gerçekleşiyor ise, yüksek
CO2 oranında nefes alıp veren bazı hastalarda panik atak niçin ortaya
çıkmamaktadır?.
Bir çalışmada yüksek CO2 oranında nefes alıp veren, fakat atak provoke
edilemeyen erkek hastaların beyin sapındaki kemoreseptörlerde, atak provoke
edilenlere benzer şekilde duyarlılık artışı olduğu tespit edilmiştir.
O halde fenomenolojik olarak atak oluşmamaktadır. Bu çelişkinin cevabı
ileride verilmeye çalışılacaktır.
Panik ataklı kişilerde plazmada MHPG düzeylerinin arttığı gösterilmiştir.
Plazma MHPG artışı hipernoradrenerjik bir durum demektir. MSS'deki noradrenalin
nöronlarında uyarı hangi mekanizmayla olur?. CO2'de aşırı duyarlı beyin
sapındaki kemoreseptörler bu uyarıya aracılık edebilir mi?. Bu soruların
cevabı hayvanlarda yapılan yeni bir çalışma ile verilmiştir. Noradrenalin
deposu olarak bilinen, locus ceruleus medulladaki bir çekirdekten aferent
inputlar almaktadır. Bu çekirdek, nükleus retikularis paragigantoselülaris'tir
ve tam olarak kemoreseptör bölgesinin ortasında oturur.
Ayrıca maymunlarda locus ceruleus'un doğrudan elektriksel olarak uyarımı,
panik atağına benzeyen bir tablonun ortaya çıkmasına neden olur. Uyarının
blokajı ise, panik atağın ateşlenme hızını düşürmektedir.
Alfa-2 reseptör blokeri yohimbin, panik atağını, hasta grupta provoke
edebilmektedir. Üstelik eş zamanlı olarak MHPG plazma seviyelerini de
yükseltmektedir. Laktat enfüzyon tekniği ile oluşturulan panik ataklarına
MHPG yükselmesi seyrek olarak eşlik eder. Halbuki yohimbinle bu çok sık
olmaktadır.
Bu noktadan sonra, daha önce cevapsız bıraktığımız bir sorunun cevabını
vermeye çalışalım. Niçin bazı panik bozukluklu hastalarda hiperventilasyon
olduğu halde (yüksek CO2 ortamında nefes alıp verirken) atak provoke edilememektedir?.
Burada Ackerman'ın daha önce bahsedilen kognitif modeline benzer bir açıklama
ile fizyolojik mekanizmaları kombine etmek gerekmektedir. Daha önceden
kişinin hayatında geçen önemli ve şiddetli bir korku, beyin sapı üzerinde
yohimbin, CO2 ve laktatın yaptığı etkiyi yapmaktadır. Prefrontal ve frontal
lokteks kaynaklı bu korku etkisi, beyin sapında fizyolojik mekanizmaları
değiştirmektedir. Bu ilk değişiklikler(diyelim aşırı duyarlı kemoreseptörler)
ne kadar fazlaysa CO2'de karşı duyarlılık ta, o oranda fazladır. Beyin
sapında yeterli değişiklikleri olmayan bir kişide(önceki psikolojik deneylerinin
yeterli büyüklükte fizyolojik değişiklik oluşturmadığı kişide) yüksek
oranda CO2 solumak atağı provoke edememektedir. Atağın provoke olabilmesi
için öncelikle kişide fizyolojik değişikliklerin olması gerekmektedir.
Söz gelimi, hiperventilasyon ve kalp çarpıntısı bu değişikliklerdendir.
İkinci aşamada, kişinin bu fizyolojik değişiklikleri, bir içsel korku
olarak algılaması gerekmektedir. Gerçekte, kişi daha önceki deneylerdekine
benzer bir durumun başladığını farkedip/zannedip, aynı içsel korkuyu duyarak,
panik atağın başlamasına neden olur. Daha önceki deneylerinde, bu fizyolojik
değişiklikleri bir psikolojik mekanizma başlatmıştır. Şimdi ise, bir biyokimyasal
mekanizma başlatmaktadır. Ayrıca daha önceki psikolojik mekanizmaların
yarattığı beyin sapındaki değişiklikler(kemoreseptör aşırı duyarlılığı),
bu seferki biyokimyasal uyarıcılar (CO2 v.d.) ın tetiği çekmesini kolaylaştırmaktadır.
Bu hastalarda, çoğu zaman rastlanan mitral kapak prolapsusu da, aynen
CO2, laktat ve yohimbin gibi hem tetik çekici bir yetersizlik, hem de
organizmada tehlike olarak algılanacak fizyolojik değişiklik şeklinde
değerlendirilmelidir. Tetik çekici mekanizma olarak görevi, dolaşım yetersizliği,
yeterli oksijenasyonun sağlanamaması şeklinde görülebilir. Tehlike olarak
algılanan fizyolojik değişiklik biçimindeki görevi ise, çarpıntı yapmaktadır.
Bütün bunların sonunda anlıyoruz ki panik bozuklukta MSS'de bir defekt
vardır. Bu defekt beyin sapı kemoreseptörleri düzeyindedir ve önceki psikolojik
deneyler tarafından prefrontal ve frontal korteksten gelen uyarılar aracılığı
ile yaratılmıştır. Bunlara ek olarak, psikolojik mekanizmaların yaralayıcı
etkisinin genetik bir zeminde geliştiğini söyleyebiliriz. Norveç ve Avusturalya'dan
gelen iki ikiz çalışmasında monozigot ikizlerde, dizigotlara göre panik
bozukluk yönünden daha büyük bir konkordans saptanmıştır. Genetik "linkage"
çalışmalarında da özellikle kromozom 16'nın panik bozukluk geninden sorumlu
olduğu ifade edilmiştir.
Panik Bozuklukta PET Bulguları: Panik bozuklukta PET çalışmaları, diğer
anksiyete bozukluklarına göre daha fazladır. Çünkü PET bulguları bu bozuklukta
nispeten tutarlıdır. Posterior parahipokampal bölgede bulunan kanlanma
ve metabolizma değişiklikleri farklı araştırma gruplarınca teyit edilmektedir.
Posterior parahipokampal bölgedeki metabolizma bozukluğuna işaret eden
ilk çalışma 1984 de yayınlanmıştır. Bu çalışmada, sağ taraf posterior
parahipokampal bölgesinde, sola göre daha fazla kan akışı olduğu gösterilmiştir.
Daha sonraki çalışmalar, bu bulgu üzerinde yoğunlaşmış ve daha ayrıntılı
biçimde düzenlenmiştir. Sonraki çalışmalarda, hastalar genellikle iki
gruba ayrılarak incelenmiştir. Birincisi laktat ile panik atağa girenler
ve laktat ile panik atak geçirmeyenler(gerçekte panik bozukluk tanısı
aldıkları halde). Üçüncü olarak ta, kontrol grubu oluşturulmuştur. Bu
şekilde panik atağa duyarlılık yönünden bir sıra sağlanmış olmaktadır.
Başlangıçta hiç laktat enjeksiyonu yapılmadan ölçülen PET değerlerinde;
laktata duyarlı hasta grubunda, sağ parahipokampal bölgede sola göre kan
akış hızında ve volümünde artış ve ayrıca bütün beynin oksijen metabolizmasında
yükselme ve klinik olarak ta hiperventilasyon gözlenmiştir. Farklılık
soldaki azalmadan değil, sağdaki artıştan kaynaklanmaktadır.
Buna karşılık her üç gruba da laktat enfüzyonu yapılırsa; laktata duyarlı
grupta, parahipokampal bölgelerde hiçbir değişiklik olmamakta, buna karşılık
diğer hasta grubuyla normallerde kanlanmada artış görülmektedir.
Bir başka çalışmada ise yalnızca laktat enfüzyonuna duyarlı panik grubunda,
laktat enfüzyonu sırasında, bilateral olarak temporopolar korteks, insular
korteks, klaustrum ve superior kollikülüste kanlanma ve metabolizma artışına
rastlanmıştır. En önemli artış temporopolar bölgelerdedir.
Bu bulgular nasıl yorumlanabilir ve bunların aracılığı ile panik bozuklukta
bir anatomik lokalizasyon belirlenebilir mi ve yorum yapılabilir mi?.
Bu yapılmaya çalışılmıştır. Ancak yeterince açık ve tutarlı olmamıştır.
Bu yorumların kısa bir özetini vermeye çalışalım. Posterior parahipokampal
bölge, hipokampusa gelen ve hipokampustan çıkan uyarıların toplandığı
merkezdir. O nedenle duyusal merkezlerle olan sıkı bağlantısı, hipokampus
gibi anksiyete nörobiyolojisi ile yakından ilgili bir bölgenin input ve
outputlarını kontrol ediyor olması; parahipokampal bölgeyi, multimodal
duyusal enformasyonu işlemek, entegre etmek ve kişinin savunma davranışını
bu bilgi çerçevesinde düzenler konuma getirmektedir.
Epileptik hastalarda parahipokampal bölgenin uyarılması korkunun ortaya
çıkmasına neden olmaktadır. Parahipokampal bölgede bir anormallik varsa
bu yalnızca parahipokampal bölgeyle sınırlı kalamaz. Onun projekte olduğu
diğer beyin bölgelerini de içine alır. Bu projeksiyonlar nerelerdedir?.
Amigdal, temporopolar korteks, locus coeruleus, rafe nukleusu ve bazı
lokal internöronlar aracılığı ile hipokampus, bu projeksiyonların ana
merkezleridir. Fakat panik bozukluktaki nöroanatomik patojenez bakımından
en önemli bağlantı parahipokampal bölge ile amigdalin bağlantısıdır. İkinci
önemli bağlantı ise temporopolar korteks ile olanıdır. Üçüncü önemli bağlantı
locus coeruleus ile olan bağlantıdır. Noradrenalin organizmada çoğu zaman
tetik çekici, başlatıcı bir görev üstlenir. Uyku devrelerinin başlatılmasında
olduğu gibi burada da locus coeruleus aracılığı ile parahipokampal bölgedeki
organizasyonun başlaması için tetiğin çekilmesini sağlar. Ya da savunma
davranışının organizasyonu, parahipokampal bölge tarafından başarıyla
yürütüldüğü sırada noradrenalin anormalliği, organizasyon yetersizliğini
başlatan tetiği çeker. Bu nokta tartışmaya açık ve spekülatif olarak kalmaktadır.
Çünkü varsayılan parahipokampal anormalliğe bir de, noradrenerjik anormalliğin
eklenmesini öngörür. Gerçi panik bozuklukta; noradrenerjik disfonksiyonu
düşündüren, MHPG anormalliğini gösterir bazı çalışmalar yok değildir.
Teoriye göre kişi, doğrudan noradrenalin disfonksiyonu nedeniyle, karşılaşılan
bir olaydan alınan duyusal inputların yoğunluğuna(ya da rölatif yoğunluğu
gerçekte çok az ve tehlikesiz input olmasına rağmen, daha önceki şartlanmalar
nedeniyle organizmanın bu inputları yoğun ve tehdit edici olarak algılaması)
karşı, başarılı bir savunma davranışı örgütleyemez. Ancak daha önceden(ortada
herhangi bir tehdit unsuru yokken) savunma davranışını örgütlemek konusunda
pekçok hazırlık yapılması gerekmektedir(laktata duyarlı panik ataklı kişilerde,
laktat verilmeden primer durumda sağ parahipokampal bölgede aşırı kanlanma
olduğunu hatırlayınız) ve bunun muhtemel bir panik atağına hazırlık enfüzyonuna
rağmen, panik atağı geçirmeyen kişilerde, bölgedeki kanlanma artışı ile
beraber yoğun faaliyet yürütülmekte ve başarılı bir savunma davranışı
örgütlenerek panik atağı geçirilmeden atlatılmaktadır.
Panik atağındaki hiperaktivite hali, otonom sinir sistemi ile ilgilidir.
Dolayısıyla parahipokampal bölgeyle ilgisi yoktur. Ama panik atağına karşı
başarılı bir savunma davranışının örgütlenmesi işi, parahipokampal bölgeyle
ilgilidir. O nedenle panik atağının geçirilişi, başarısız bir savunmaya
neden olan parahipokampal bölgedeki hipoaktivite nedeniyledir. Buna karşılık
bir panik atağının her an beklenmesi ve bir savunma davranışının örgütlenmesi
konusunda hazırlıklı olma çabası(ve belki uzun uzadıya planlar yapılması)
yine bir hiperaktivite halidir ve laktattan önceki parahipokampal hiperaktiviteyi
yansıtır. Bu yorum çok fazla spekülatiftir. Ancak beklenti anksiyetesi
ile ilgili bazı nöroanatomik, nörofizyolojik çalışmaların sonuçlarını
da değerlendirmeye alınca cesaret vericidir.
Beklenti anksiyetesi içindeki hayvanlarda(böyle bir model, hayvana belirsiz
zaman aralıklarıyla küçük elektriksel şok uyarılar verildiğinde kolaylıkla
kurulabilir) parahipokampal bölgelerin sıkı bağlantısı olduğu temporopolar
kortekste kanlanma artışı olduğu gösterilmiştir. Yine bu bölgelerin tahribi,
hayvanlarda korku davranışının görülmesine neden olmaktadır. Bu bulguların
test edilebilmesi için, antipanik ilaçların ve davranış tedavilerinin
ne gibi nörofizyolojik değişiklikler yarattığının görülmesi gerekir.
Vestibüler Semptomlar, Anksiyete ve Panik: Anksiyete, denge bozukluklarında
başat bir bulgudur. Panik bozuklukta da, vestibüler belirtiler ortaya
çıkabilir. Sonuç olarak anksiyete bozukluklarıyla vestibüler semptomlar
arasında bir bağlantı olduğunu söyleyebiliriz. Nöroloji kliniklerine baş
dönmesi şikayeti ile gelen pek çok hastaya şikayetinin psikolojik kökenli
olduğu söylenir. Burada yeri gelmişken vestibüler sistemin işleyişinden
bahsetmek yerinde olacaktır.
Vestibüler sistem, temel inputlarını iç kulaktaki vestibüler organlardan
alır. Bu organlar, yarım daire kanalları ile utrikulus ve sakkulustur.
Yarım daire kanalları başın dönmesine duyarlı iken; sakkulus ve utrikulus
yerçekimi ve ileriye-geriye doğru hareket duyarlıdır.
Vestibüler organların yanında görme ve derinduyu yolları da vestibüler
sisteme input gönderir. Gelen bu inputlar vestibüler sistemin bütün alanlarına(vestibüler
çekirdeklerde dahil) dağılır ve sonuçta gelen inputların toplu bir değerlendirmesi
yapılıp sistemden bir cevap çıkartılır. Görsel uyarılar nesne görüntülerinin
retina üzerinde yer değiştirmesi(retinal slip) ile oluşur. Vücudun sağa
sola doğru sallanması "retinal slip" olayını arttıracağından,
vestibüler sisteme giren inputlarda fazlalaşmaya başlar. Vestibüler sistem
de bu uyarıları dikkate alarak, vücudun dik durmasını sağlayacak bilgileri
motor sahalara aktarır. Eğer gözler kapatılırsa, vücudun dik durması zorlaşır.
Öte yandan, bakılan bir nesnenin, arka fondaki hareketine göre de, vizüel
sisteme gelen bilgi de değişme olur. Yine nesnelerin değişen uzaklığına
göre gözlerin konverjansında değişme olması, vestibüler sisteme bilgi
aktaran bir diğer görsel kaynaktır. Derin duyunun da vestibüler sisteme
input akışı sağladığı ifade edilmişti. Örneğin yumuşak bir yer üzerinde
dikilen kişi dengesini sağlamakta, güçlük çeker. Çünkü yumuşak bir zeminden
ayak tabanı aracılığı ile giden derin duyuda bir azalma meydana gelir.
Bu azalma vestibüler sistem yeterli bilgi akışı sağlayamadığından kişi
dengesini kaybedebilir. Benzer şekilde polinöropatisi olan kişilerin de
denge bozuklukları olabilir. Eğer bakılan nesneler çok uzaklarda ise başın
oynaması ile bu nesnelerin görüntüsünün retina üzerindeki yer değiştirmesi
çok küçük boyutlarda kalır. Retinal kayma çok az ise, bunu kişi algılayamaz
hale gelir. Örneğin kişi başını 2 cm. lik amplitüdlerle sallarsa(başın
normal salınımı bu büyüklüktedir), kişi kendisinden 3.5 metreden daha
uzaktaki cisimlerin görüntüsünün retina üzerindeki oynamalarını algılayamaz.
Bu durumda, kişi dengesini koruyabilmek için başını daha büyük amplitüdlerde
sallamak zorunda hisseder. Kişinin sallanarak retina üzerinde görüntü
oynaması yaratabileceği maksimum nesne mesafesi 20 metredir.
Çoğu kişide yükseğe çıktığında bir baş dönmesi ve denge kaybı görülür.
Bunun nedeni büyük ihtimalle yükseğe çıktıkça yerdeki nesnelerden uzaklaşılması
ve bu nesnelerin artık retina üzerinde başın normal oynamalarında kayma
yaratamamalarıdır. Retinada görüntü kayması olmayınca vestibüler sisteme
gözden giden uyarılar azalmakta ve hasta dengesini kaybedebilmektedir.
Aşağıdaki tablo, vestibüler disfonksiyon nedenlerini kısa bir liste halinde
göstermektedir.
Tablo : Vestibüler disfonksiyon nedenleri
-------------------------------------------------------------------------------
Periferik nedenler
Vestibüler nörinitis
Meniere sendromu
Bening paroksismal pozisyona bağlı vertigo
Serebello-pontin köşe tümörü
Ototoksisite(aminoglikozidler, kemoterapi)
Labirentte konküzyon
Otoimmün hastalık
Merkezi nedenler
Multipl skleroz
Migren
Vasküler lezyonlar-Vertebrobaziller yetmezlik
Nörodejeneratif hastalıklar
-------------------------------------------------------------------------------
Anksiyete, doğrudan vestibüler disfonksiyon nedeni olabilir. Fonksiyonel
nitelikteki baş dönmelerinin %2-3 ünün hiperventilasyondan, %50'sinin
"sinirlilik"ten köken aldığı ifade edilmiştir. Fonksiyonel nitelikte
baş dönmesi olan kişiler çevrelerinden daha çok "kendi kafalarının
içinin" döndüğünü, sanki "kafalarının içinin yuvarlandığını"
söylerler. Bu tür yakınmalar bazen beyin sapı vasküler hastalıklarında
da olabilir. Fonksiyonel nitelikteki baş dönmelerinin yer aldığı en önemli
bozukluk olarak, araştırıcılar histeriyi ve obsesif kompulsif bozukluğu
göstermişlerdir. Obsesif eğilimli kişilerde sık görülen bir tablo da "fobik
postural vertigo"dur. Bu tablonun bütün baş dönmesi sendromları içinde,
üçüncü sıklıkta yer aldığı ve ortaya çıkan vertigonun, postural dengesizlik
ve yakın zamanda ölme korkusu ile beraber gittiğini söyleyebiliriz. Anksiyete
huzursuzluk ve kaçma arzusu belirgindir. 18-64 yaşları arasında başlayabilir.
Cinsiyet farklılığı gözetmez. Panik bozukluğa yakın bir klinik tablodur.
Fobik postural vertigo; Brandt'a göre aktif baş hareketleriyle birlikte
MSS'de yeterli eşleştirmenin yapılamaması ya da yanlış yapılmasına bağlıdır.
Aşırı obsesif uğraşılar, denge semptomlarının aşırı biçimde kaydedilmeye
çalışılması bu eşleştirmenin yapılmasına engel olur. Örneğin her baş hareketi
ile beraber değişen görüntüye karşılık gelen vestibüler output doğru biçimde
yapılamazsa ortaya bu tablo çıkmaktadır. Brandt'ın bu yaklaşımı; diğer
araştırıcılar tarafından henüz doğrulanmamıştır. Vestibüler disfonksiyon
ile agorofobinin de çok sık birlikte olduğu ifade edilmektedir(%75 oranında
birliktelik).
Panik bozuklukta vestibüler disfonksiyon olduğuna dair bilgiler oldukça
eskidir. Eski literatürde, anksiyete bozukluklarında "vertigue hysteric;
histerik baş dönmesi" denilen bir durumdan bahsedilmektedir. 100
yıl önce Benedict agorofobiklerde açık yerlerde dolaşırken göz kaslarında
bir kordinasyon bozukluğu meydana geldiğini ifade etmiştir. Aynı yıllarda
Lannois agorafobiyi iç kulak hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkan
vertigoya bağlamıştır.
Daha yeni çalışmalarda ise anksiyete bozukluklarında kalorik testlerle,
asimetrik cevaplarda bir artış olduğu görülmüştür. Panik hastalarında
ise, kalorik testlerde asimetrik cevaplarda bir artış olduğu tespit edilmiştir.
Panik bozukluklu hastalar şu durumlarda büyük bir huzursuzluk duymaktadırlar.
a) Karşıda birden fazla ve karmaşık nitelikte nesneler aracılığı ile uzaysal
oryantasyon temin edilmeye çalışıldığında
b) Aşırı vestibüler uyarı hali
c) Kombine biçimde ortaya çıkan görsel ve vestibüler uyarıların uygunsuz,
karmaşık ve tanınmadık niteliklerde olması.
Panik bozuklukta bazı araştırıcılar tarafından "uzay ve hareket fobisi"
denilen bir durumun söz konusu olduğu söylenir. Yukarıda bahsedilen durumlarda
göz önüne alınarak bu tür fobinin daha çok araba kullanan kişilerde virajlı
ve inişli-çıkışlı yollarda ortaya çıkacağını öngörebiliriz. Süpermarketlerde
de, müşterilerde dar koridorların sonundaki nesnelere bakmaktan çok, gözleri
raflara takılı kaldığı için bir huzursuzluk görülür. Buna "süpermarket
sendromu" denilir. Tünellerden arabayla geçerken, bazı kişiler gözlerini
tünelin yan duvarlarındaki ışıklara dikerler ve o ışıklar hızla yer değiştirdikçe
rahatsızlık ve baş dönmesi hissederler. Buna karşılık tünelin sonundaki
ışığa göz dikenlerde aynı baş dönmesi görülmez. Buna benzer durumlar yerden
gökdelenlerin tepesine doğru baktığımızda ya da bir sandalyeden geriye
doğru uzanmaya çalıştığımızda da olur. Özellikle kişide gerginlik fazlaysa
bu tür durumlarda baş dönmemiz daha sık olur. Jacob(1992); anksiyete bozukluğunun
Meniere hastalarında çok sık görüldüğünü bildirmiştir.
Vestibüler sistemin anksiyete bozukluklarındaki rolü nasıl açıklanabilir?.
İlginç bir nokta; otonomik canlılığın panik ataklarını provoke edebilmesidir.
Lokus coeruleus'un aktive edilmesi otonomik canlılıkta bir artışa neden
olabildiği gibi vestibüler nükleuslarda da aktivite artışına neden olur.
Öyleyse vestibüler sistemdeki değişikliklerle; anksiyete bozukluğunun
temelinde ortak bir mekanizma yatıyor diyebiliriz. Bu beraberliği açıklamak
için esas olarak iki tür yaklaşım vardır.
Birinci yaklaşım somatopsişik hipotezdir. Bu hipotezde anksiyetenin vestibüler
disfonksiyona sekonder olarak ortaya çıkması söz konusudur.
İkincisi ise, psikosomatik hipotezdir. Buna göre vestibüler disfonksiyon
anksiyeteye sekonder olarak ortaya çıkar.
Üçüncü hipotez ise, nörolojik bağlantı hipotezidir. Bu hipotezde anksiyete
ve vestibüler disfonksiyon arasında nörolojik lokalizasyon olarak bağlantı
söz konusudur. Psikosomatik hipotezde; canlılık artışının vestibüler sistem
duyarlılığında bir yükselme; sedasyonun ise duyarlılıkta bir azalma yaratması
söz konusudur. Bu söylenene dolaylı bir kanıt; hiperventilasyonun vestibüler
testlerde değişiklikler yaratmasıdır(Burada hiperventilasyon aşırı canlılığın
bir komponenti olarak değerlendirilmiştir). Hiperventilasyona benzer şekilde,
doğrudan anksiyetenin kendisi de testlerde bir bozulma yaratır. Nörolojik
bağlantı hipotezinde, panik ve anksiyete bozukluklarının vestibüler disfonksiyon
ile nöronal bağlantılar üzerinden ilişkili olduğu iddia edilmiştir. Örneğin
panik ve anksiyete bozukluklarında önemli bir MSS odağı olan locus coeruleus,
vestibüler nükleuslar ve serebelluma çok sayıda output gönderir. Tabi
ki, bunun tersi de mümkündür. Vestibüler nükleuslardan çıkan pek çok uyarı
da beyin sapında panik ve anksiyete bozukluğu ile ilgili sahalara akar.
Sonuç olarak, hem panik ve anksiyete bozuklukları hem de vestibüler belirtiler;
beyin sapı nöronlarının uyarılabilirliğindeki genel bir bozukluktan kaynaklanıyor
olabilir.
İlginç olarak, hem panik bozukluk, hem de baş dönmesi, benzodiazepin grubu
ilaçlara cevap verir. Panik bozuklukla vestibüler disfonksiyonu bir arada
gösteren hastalar klasik nitelikteki antipanik ilaçlara(vestibüler disfonksiyon
göstermeyen panik hastalarının aksine) daha çok cevap verirler. Bu hastalarda
vestibüler rehabilitasyon çalışmaları olumlu sonuç verir. Bir fizik tedavicinin,
bir psikiyatristten "daha iyi sonuç" almasının çok zor olmadığı
hastalardır bunlar.
Ayırıcı Tanı
Panik atakları olan bir hasta başvurduğunda klinisyen önce panik atak
semptomlarını taklit eden tıbbi hastalıkları, hastanın kullandığı ilaç
ve maddeleri araştırmalıdır. Bu durumları şöyle özetleyebiliriz:
Hipoglisemi: Hipoglisemi, diabetli hastalarda fazla insülin alımına, prediabetik
duruma, insülinomaya bağlı olabilen açlık hissi, tremor, kognitif fonksiyonlarda
değişiklik, taşikardi, terleme, tremor, baş dönmesi ve anksiyete gibi
semptomların görüldüğü klinik bir durumdur. Hasta ve ailesinden alınan
hikaye ve kan şekeri ölçümleriyle kolay ayırt edilebilir.
Feokromasitoma: Kromafin doku tümörü olan feokromasitoma, %80 tek adrenal
bezde, %10 bilateral, %10 da adrenal bez dışında bulunur. Tüm hipertansiyonlu
vakaların %0,1'inde saptanmaktadır. 20-40 yaşları arasında ve kadınlarda
daha sıktır. %15 kolelitiaziz, %10 multipl endokrin tümörler ve %5 de
nörofibromatozizle birlikte görülür. Tipik klinik belirtileri; hipertansiyon,
çarpıntı, başağrısı, ateş basması ve terlemedir. Anksiyete, en sık görülen
dördüncü semptomdur. Postural hipotansiyon ve taşikardi de görülebilir.
Strikman ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada feokromasitomalı 17 hastanın
anksiyete semptomları incelenmiştir. !3(%76) hastada baş ağrısı, 9(% 53)
hastada terleme, rahatsızlık hissi ile kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı şikayetleri
saptanmıştır. Hastalar, panik duygusu, ölüm korkusu göstermemiş, panik
bozukluk tanı kriterlerini doldurmamıştır. Ayrıca beklenti anksiyetesi,
fobik kaçınma ve agorafobi saptanmamıştır. Feokromasitomalı çok az hasta,
panik bozukluk kriterlerini karşılar; bunlarda da fiziksel semptomlar
baskındır, fobik davranışlar nadirdir. Bu yüzden ileri tıbbi tetkikler;
ancak hasta veya ailede feokromasitoma, multipl endokrin adenom, nörofibromatozis,
kolelitiazis öyküsü varsa, panik ataklarda başağrısı, terleme, ateş basması
ön plandaysa, fizik muayenede "café au-lait" lekeleri, hipertansiyon
veya postural hipotansiyon varsa yapılmalıdır.
Temporal Lob epilepsisi: Temporal lob epilepsisi ve panik bozukluğun ortak
klinik bulguları vardır. Her ikisi de tetikleyici faktör olmadan, korku,
depersonalizasyon, derealizasyon, diaforez, ateş basması, hiperventilasyon,
taşikardi gibi otonomik semptomlarla birlikte gelişir. Nöropsikiyatrik
çalışmalar, temporal lobun uyarılmasıyla anksiyete geliştiğini göstermiştir.
Sağ temporal girus, amygdal, hipokampus ve parahipokampus elektrikle uyarılınca
korku ve "de ja vu" hissi oluşmaktadır. Temporal lob epilepsisi,
panik bozukluktan bilinç değişikliklerinin olmasıyla ayırt edilir. Epilepside
de ja vu, jamais vu ve hallusinasyonlar daha sıktır. EEG, panik atakları
olan her hastadan istenmemelidir. Ama bilinç değişikliği öyküsü, otomatizm,
kafa travması, hallusinasyonlar ve epilepsi öyküsü varsa EEG'ye başvurmalıdır.
Nörolojik defisit varsa ileri görüntüleme yöntemleri(BT ve MRI) ile incelenmelidir.
Madde Kullanımı: Bazı hastalarda, ilk panik atak, esrar, kokain, amfetamin
veya hallusinojen kullanımıyla presipite olmuştur. Bu ajanların fizyolojik
etkileri anksiyete ile ilgili reseptörleri uyarır. Örneğin kokain; serotonin,
nörepinefrin ve dopaminin akut salınımına ve geri alımının blokajına neden
olur, kronik kullanımda ise tam tersi bir etki söz konusudur. Kronik kokain
kullanımı; biyojenik aminlerin azalmasına ve nöradrenerjik sistem üzerindeki
inhibisyon aktivitesinin bozulmasına sebep olur. İnhibisyonun kalkması
da panik ataklara yatkınlığı arttırır.
Esrar ise, b-adrenejik kardiyovasküler stimulasyonla, kalp hızında artışa
neden olur ve anksiyeteyi tetikler. Sedatif hipnotikler, alkol veya opiat
yoksunluğunda aksiyete ataklarına benzer semptomlar olabilir. Ayrım için
madde-alkol kullanımı, fiziksel bulgular(iv. infuzyon izleri, tremor,
taşikardi, hipertansiyon) araştırılmalıdır.
Şimdi de panik bozukluğun diğer psikiyatrik hastalıklarla ayırıcı tanısını
yapalım.
Agorafobi: Panik bozukluk ve agorafobi çoğunlukla birlikte bulunurlar.
Bazı yazarlara göre, tek başına agorafobi yanlış bir tanıdır. Çünkü bu
durum, onlara göre panik ataklarının bir komplikasyonudur. Bazı yazarlar
ise, kaçınma davranışı nedeniyle panik atakların izlenmediği ve yanlış
olarak bu hastalara tek başına agorafobi tanısı konduğunu düşünmektedir.
Diğer bir araştırmaya göre de, %23 oranında bir hasta grubunda panik bozukluk
öncesi agorafobi izlenmektedir.
Hipokondriazis: Hasta panik bozukluğunda olduğu gibi, belirli atak dönemlerinde
değil, sürekli olarak ciddi bir hastalık korkusu içindedir.
Sosyal Fobi: Panik bozukluğunda, hasta her türlü ortamda yeni bir panik
atak yaşayabileceği endişesi taşırken; sosyal fobikler, sosyal ortamlarda
ve diğer insanlarla ilişki kuracakları ortamlarda anksiyete yaşarlar.
Özgül Fobi: Hasta sadece korktuğu nesne ya da durumla karşılaştığında
anksiyete yaşar.
Alkol Kötüye Kullanımı ve Panik Bozukluk Komorbiditesi
Alkol, uzun zamandır stres ve anksiyeteyi azaltmak için kullanılagelmiştir.
Hipokrat "şarap içmek, suyun anksiyeteyi önüne katıp götürmesi gibi
etki eder" demiştir. Çalışmalarda alkol bağımlılarında panik bozukluk
prevelansının normal populasyona göre daha fazla olduğu bildirilmiştir.
Panik bozukluğu olan kişilerde de alkolizm riski normal populasyona göre
dört kat artmıştır. Aile çalışmaları da, panik bozukluk ve alkolizm arasında
bir ilişki olduğunu göstermektedir. Panik bozukluğu olan kişilerin birinci
derece akrabalarında, %10 oranında alkol kötüye kullanımı ve bağımlılık
olduğu saptanmıştır(Harris ve ark.). Erkek akrabalarda risk daha yüksek
bulunmuştur.
Panik ataklar; alkol dışındaki maddelerin kullanımıyla da başlayabilir
veya artabilir. Amerika'daki epidemiyolojik araştırma ECA'da, kokain ve
esrar kullananlarda, panik bozukluk riski arttığı görülmüştür. Fakat bu
risk, her iki madde için de aynı değildir. Sadece kokain kullananlarda
panik bozukluk riski 14 kat artmışken, kokain ve esrarı birlikte kullananlarda
risk sadece 3-4 kat artmıştır.
Bazı kişilerin alkolü, panik atakları ve fobik semptomları azaltmak için
kullandıkları çok açık olarak saptanabilmekle birlikte, çoğu zaman panik
ataklarının mı önce başladığı, yoksa alkol veya madde kullanımının mı
panik atakları tetiklediği belirlenemez. Neden-sonuç ilişkisi ne şekilde
olursa olsun panik ataklarını tedavi etmek, kullanılan alkol ve madde
miktarını azaltacaktır. Uzun süreli alkol kullanımı başlangıçta anksiyete
semptomlarını azaltırken uzun vadede disforik ve fobik yakınmaları arttırır.
Alkol yoksunluğu, anksiyete semptomlarıyla birlikte gitmektedir. Tekrarlayan
yoksunluk epizodları "kindling" mekanizması ile panik atağı
tetiklemektedir. Alkol yoksunluğu, yatkın kişilerde merkezi sinir sistemi
uyarılabilirliğini arttırarak tutuşma(kindling) etkisi yapar ve hipokampus
gibi limbik bölgeleri duyarlı hale getirir. Böylece yoksunluk sırasında
ilk atak gelişir ve yoksunluk sonrasında da devam eder. Panik atak geçiren
alkoliklerde yoksunluk semptomları daha şiddetlidir.
Panik bozukluk ve alkolizm arasındaki olası biyolojik etkileşimler, iki
nörotransmiter sistemle ilgilidir:
g-aminobutyric asit (GABA)-benzodiazepin reseptör sistemi
Merkezi noradrenerjik yollar
Benzodiazepinler(panik bozukluk ve genelleşmiş anksiyete bozukluğunda
etkin olan ilaçlardır); merkezi sinir sisteminde major inhibitör transmiter
olan GABAnın etkisini attıran reseptörlere bağlanırlar. Etanol ve barbitüratlar
da, GABA reseptör kompleksinin farklı yerlerine bağlanırlar. Bu reseptör
kompleksi yoksunlukta ve tolerans gelişiminde rol oynar. Bu bağlanma modeliyle;
etanol, benzodiazepin ve barbitüratlar arasındaki çapraz tolerans gelişmesi
anlaşılabilmektedir.
Kronik etanol kullanımıyla birlikte, reseptör duyarlılığında azalma ve
buna ikincil olarak, uyarıcı nöronal sistem aktivitesinde artış gelişir.
Bu da toleransı ve yoksunluk dönemindeki anksiyete bulgularını açıklar.
Panik bozukluğu olan hastalarda, benzodazepinlere duyarlılık azalmıştır.
Bozukluğu yaratan reseptör sisteminde alkol veya sedatiflerle geçici olarak
"düzelebilen" fonksiyon bozukluğu bulunması olasıdır. Tekrarlayan
yoksunluk epizodların da, bu reseptör sisteminde "aşınma" ve
giderek işlev bozukluğu meydana gelebilir ve panik ataklara yatkınlık
artar.
Tedavi
Antidepresiflerin Kullanımı: Panik bozukluk ve depresyon arasında bir
bağlantı olduğu, değişik araştırıcıların ortak görüşü olarak yer almıştır.
Bazılarına göre panik bozukluk, depreyonun değişik bir klinik tablosu,
bir varyantıdır. Bazılarına göre de, antidepresif ilaçlarla panik bozukluktan
sonuç alınabilmesi için, panik bozukluk tablosunda disforik bir mizacın
da bulunması gerekmektedir. Depresyon ve panik bozukluk arasındaki benzerliği
çağrıştıran bir başka bulgu da; tedavi edilmeyen panik bozukluğun, sonunda
karamsarlığa ve ümitsizliğe yol açması ve kendiliğinden depresyon gelişmesidir.
Bütün bunlar olmasa bile, panik bozukluğun kendisi depresif yakınmalarla
birliktedir. Şiddetli bir beklenti anksiyetesi içinde olduğu görülen bir
kişinin; hayattan zevk alması, yaptığı işe konsantre olması, unutkanlık
göstermemesi, uykusunu uyuyabilmesi beklenebilir mi?. Dolayısıyla, şu
ya da bu biçimde, bu iki tablo birbirleriyle çok yakın bir bağlantı içinde
ve ortak bir zemin üzerindedirler. O nedenle panik hastalarında antidepresif
ilaçların denenmesi uygun olmuştur.
Tedavinin ilk amacı, spontan panik ataklarını durdurmaktır. Bu, birkaç
haftayı alabilir. Birkaç haftalık tedaviden sonra, hasta kendisinde korku-panik
yaratan olayların/durumların içine girmeğe cesaret kazanır. Bunu başardıkça
da, kendine güven gelir. Beklenti anksiyetesi azalır. Ancak beklenti anksiyetesinin
tamamen ortadan kalkmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Buna rağmen,
panik bozuklukta çok sık kullanılan alprazolamın beklenti anksiyetesi
üzerine de, doğrudan etkisi bulunduğu ifade edilmiştir.
Panik bozuklukta önemli bir korku, kontrolü kaybetme korkusudur. Antidepresif
ilaç alan hastalarda ilaçların yan etkisi ortaya çıkmaya başladıkça, hastalar
somatik semptomlar nedeniyle kontrolü kaybedecekleri kaygısına kapılırlar.
Ancak beklenti anksiyetesinin tamamen ortadan kalkmasını beklemek fazla
iyimserlik olur. Alprazolamın beklenti anksiyetesi üzerine doğrudan etkisi
bulunduğu ifade edilmiştir.
Panik bozuklukta önemli bir belirti, kontrolü kaybetme korkusudur. Antidepresif
ilaç alan hastalarda, ilaçların yan etkisi ortaya çıkmaya başladıkça,
hastalar somatik semptomlar nedeniyle kontrolü daha bir kaybedecekleri
kaygısına kapılırlar. Ancak tedaviye başlarken hastaya, ilaçların bu tür
yan etkilerinin olabileceği, ancak bunun sürekli olmayacağı anlatılmalıdır.
Panik bozukluğa eşlik eden somatik bazı hastalıklar-örneğin kardiyak bozukluklar-varsa
bunların niteliği belirlenmelidir. Seçilecek antidepresif ilacın bu hastalıkları
agreve etmeyecek nitelikte olması önemlidir.
Hastalara ilaç tedavisinin yanında, davranış teknikleri de uygulanması
atakların önlenmesinde önemli rol oynar.
Panik bozukluğun önlenmesinde temel amaç, spontan panik nöbetlerinin önlenmesidir.
Bunun için çeşitli ilaçlar kullanılmıştır. Antidepresif ilaçların içinde
en çok kullanılan ve yararlı bulunanlar trisiklik antidepresiflerden imipramin,
desipramin ve klomipramin'dir. Bunun dışında MAOI'lerinin de etkili bulunduğu
bildirilmektedir.
İmipraminin, spontan panik ataklarını bloke ettiği, ancak beklenti anksiyetesi
ve fobik kaçınganlık üzerinde yeterince etkili olamadığı görülmektedir.
O nedenle, anksiyetenin ve fobik kaçınganlığın devam etmesi bir süre sonra
panik nöbetini tekrar geri getirebilir. Değişik çalışmaların ortak sonucu
olarak imipraminin, panik bozuklukta, plaseboya üstün olduğunu söyleyebiliriz.
Ayrıca imipramin, bazı çalışmalarda davranış tedavilerine de üstün bulunmuştur.
Ancak tersini, ya da ikisinin eşit etkinlikte olduğunu gösteren çalışmalar
da yok değildir. Ayrıca, yalnızca panik ataklarında değil fakat agorafobi
ve basit fobilerde de imipraminin plaseboya üstün olduğu görülmektedir.
Bir çalışmada MAOI'lerinden fenelzinin panik ataklarda imipraminden daha
etkili olduğu gösterilmiştir. MAOI'lerinin özellikle uykusuzluk ve ajitasyonla
beraber "pür telaş olma" (speedy) duygusu üzerinde daha etkili
olduğu görülmüştür.
İmipraminin 50 mg/gün den daha düşük dozlarda etkisiz bulunduğu görülmektedir.
Ama sıklıkla etkili olduğu doz 150 mg/gün den daha yukarıdır. Tedaviye
25 mg/gün olarak akşamları tek doz halinde başlanır. 3 gün sonra buna
yine akşamları verilmek üzere bir 25 mg daha ilave edilir. Böylece imipraminin
sedasyon etkisi gündüze sarkıtılmamış olur. Ayrıca eğer uykusuzluk varsa
onun giderilmesine de yardımcı olunur. Eğer hasta da eksitasyon ve aşırı
uyarılmışlık hali varsa dozun sabah verilmesi daha uygundur. 50 mg/gün
dozuyla cevap alınamayan hastalarda, tedaviye 3 günde bir, 25 mg ya da
haftada bir 50 mg eklenerek 300 mg'ma kadar çıkılır. Bu durumda ilaç,
üç eşit doza bölünmüş halde verilmelidir. Bazı hastalarda 300 mg'dan daha
yüksek dozlara çıkılması gerekmektedir. Bu durumda hasta EKG ile izlenmeli
ve hastanın kandaki ilaç düzeyi tespit edilmelidir. Bazı hastalarda absorbsiyon
güçlükleri ya da hızlı metabolizasyon nedeniyle kan düzeyleri düşük bulunur.
Panik atakları yönünden hastada tam bir remisyon sağlandıktan sonra, ilacın
kesilmeden, fakat azaltılarak, 6-12 ay daha kullanılmaya devam edilmesi
uygundur. Uzun süreli ilaç kullanımı, erken gelecek rölapsları engelleyecektir.
Bazı hastalar, özellikle tedavinin ilk günlerinde yan etkilerden şikayetçi
olurlar. Aşırı sedasyon görülen olgularda ilacın desipraminle değiştirilmesi
uygundur. Ancak desipraminin etkili olduğu doz, imipramine göre daha yüksektir(250-300
mg arası).
Panik Bozuklukta MAOI'leri'de kullanılabilir. İrreversibl nitelikteki
MAOI'lerinin atipik özellikli ve tedaviye dirençli bazı depresyonlarda
etkili bulunduğu bilinmektedir. Daha önce bir çalışmada, fenelzinin panik
bozuklukta imipramine daha üstün bulunduğu belirtilmişti. Ancak MAOI'lerinin
bir özelliği de, tiramini parçalayan enzimi barsak duvarında bloke ederek,
hipertansif krizlere neden olmalarıdır. Bu nedenle irreversibl nitelikteki
MAOI'leriyle beraber kırmızı şarap, peynir, balık ve diğer etlerin yenilmesi
engellenmelidir(Ancak tiramin ihtiva eden yiyecekler, yalnızca bunlar
değildir. Tiramini ençok ihtiva edenler bunlardır). Tiramin bir protein
fermantasyonudur. Tiraminin yanında, sempatomimetik etkili ilaçların alınması
(MAOI'leriyle beraber) uygun değildir.
Panik bozukluğa, atipik depresyon ya da sosyal fobi eşlik ediyorsa MAOI'leri
seçilecek ilk ilaç olmalıdır. Fenelzin, izokarboksazid, tranilsipromin
seçilebilecek ilaçlardandır. MAOI'leri içinde fenelzin, ilk seçilecek
ilaçtır. Ancak fenelzinle birlikte sedasyon ve aşırı kilo alımı ortaya
çıkarsa, daha az sedasyon yapıcı tranilsipromin kullanılabilir.
MAOI'leri genellikle sabahları kullanılır. Fenelzin 15 mg, tranilsiprominde
10 mg olarak başlanır. Doz haftada bir 10-15 mg arttırılarak 80-90 mg'ma
kadar çıkılabilir.
En sık görülen yan etkiler; ağız kuruluğu, görmede bulanma, kabızlık,
terleme, tremor, çarpıntı, sedasyon hali, uykusuzluk, karaciğer üzerine
toksik etkiler, pridoksin eksikliği, hipotansiyon ve seyrek olarak hipertansif
krizlerdir.
Sedasyonu ortadan kaldırmak için, kafein alınması önerilebilir. Uykusuzluk
için sempatomimetik etkisi bulunmayan hipnotik bir ilaç kullanılabilir.
Pridoksin eksikliği içinde, B6 vitamini verilebilir. Hipertansif krizler;
başağrısı, bulantı, kusma ile birlikte başlar. Hasta bu halde hemen yoğun
bakım ya da acil servise kaldırılmalıdır. Arteriyal tansiyon, sürekli
takip altına alınmalıdır. İntravenöz olarak beta blokerlerden fentolamin
uygulaması yapılmalıdır. Fentolamin bulunamamışsa ya da hasta hastane
de değilse nifedipin gibi bir kalsiyum antagonisti ilaç oral olarak verilebilir.
MAOI'leri kesilmiş olsa bile, 2 hafta süreyle kanda bulunmaya devam ederler.
O nedenle ilaç kesildikten 2 hafta sonraya kadar tiramin içeren yiyecekler
alınmamalıdır.
Öte yandan MAOI'leri kesildikten sonra 15 gün boyunca fluoksetin; fluoksetin
kesildikten bir ay sonraya kadar da, MAOI'lerinin kullanılması kontrendikedir.
Panik bozuklukta serotonerjik ilaçlarda kullanılabilir. Panik bozukluğun
tedavisinde, şimdiye kadar en etkili iki ilaçtan birisi olarak, klomipramin
bulunmuştur. Serotonerjik bir ilaç olarak klomipraminin önemli sayıdaki
çalışmada imipraminden de etkili olduğu gösterilmiştir. Klomipraminin
serotonin üzerinden etki ediyor olması, diğer serotonin "reuptake"
blokerlerini de panik bozukluk tedavisinde kullanılır hale getirmiştir.
Klomipramin, genellikle 200 mg/gün dozunun altında, 2 aydan daha kısa
bir süre içinde hastaların en az ¾'ünde iyilik hali sağlamaktadır. Çift
kör çalışmalarda klomipraminin plaseboya, benzodiazepinlere, fluvoksamin
ve fluoksetine, 5-hidroksitriptofana ve yukarıda söylendiği gibi imipramine
daha üstün olduğu gösterilmiştir. İlginç olarak, klomipraminin maprotilinden
de üstün olduğu gösterilmiştir. Bu nokta önemlidir. Çünkü panik bozukluğun
etyolojisinde noradrenerjik disregülasyon hipotezi vardır. Noradrenalin
üzerinden etkili maprotilinin panik bozuklukta yeterli etkiyi gösterememesi
serotonin hipotezinin canlanmasına neden olmuştur. Buna göre panik bozuklukta
postsinaptik serotonin reseptörlerinde bir aşırı duyarlılık vardır. Bu
aşırı duyarlılık, serotonin reuptake blokerleri tarafından ortadan kaldırılır
ve hiperserotonerjik durum söndürülmüş olur. Tabi ki, bu hipotez, tedaviden
yola çıkılarak ortaya atılmıştır ve yapılacak yeni çalışmalarla desteklenmek
durumundadır.
Diğer serotonerjik ilaçlar; trazodon, zmelidin ve fluoksetin panik bozukluk
tedavisinde etkili bulunmuşlardır. Bunların içinde özellikle fluoksetinin
önemi vardır. Ortalama 20 mg/gün dozunda etkilidir. Bazı çalışmalarda
70mg/gün dozunda verilmiştir. En geç 1.5 ay içinde bir düzelme görülür.
Hastalar tedavinin ilk günlerinde bazı yan etkilerden şikayet ederler.
Özellikle gastroentestinal semptomlar dikkat çekicidir. Bunların giderilmesi
için, ilacın tok karına alınması gerekir. İlk günlerde ortaya çıkan yan
etkilerin bertaraf edilebilmesi için, ilacın düşük dozlarda alınması ve
yavaş yavaş arttırılması gerekir. Bunun için 20 mg'lık kapsüller açılarak
ve su içinde çözündürülüp bölünerek alınabilir. 5mg/gün ile tedaviye başlanıp
yavaş yavaş yükseltilir. İlacın sabah alınması gerekir. Uykusuzluk gibi
yan etkiler, ilk günler sinaptik aralıkta aşırı serotonin birikmesinden
kaynaklanır. Çünkü presinaptik uçtan, serotonin geri alımı durmuştur.
Postsinaptik uçta da, aşırı duyarlı reseptörler vardır. Dolayısıyla hiperserotonerjik
bir durumun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bunun için ilacın düşük dozlarda
alınması uygun olur.
EKT, panik bozukluk tedavisinde kontrendike değilse bile kullanılmaması
tavsiye edilir. Çünkü tedavi etkisi görülmediği gibi bazı hastalarda,
prognozu kötüleştirici de olabilmektedir.
Panik bozuklukta uzun süreli tedavi: Panik bozukluk GAB'den daha seyrek
görülür. Yıllık prevalans %1'dir. GAB gibi panik bozuklukta kronikleşebilir.
Etkili bir tedavi olmadan iyileştiği seyrek görülmüştür. Spontan iyileşmenin
yalnızca bir çalışmada %15.5 gibi yüksek bir oranda bulunduğu ifade edilmiştir.
Panik bozukluklu hastaların çoğu anksiyete ve agorafobik belirtiler gösterirler.
Bugün için panik bozukluğun biyolojik temellerinin az çok ortaya çıkartıldığı
söylenebilir. Biyolojik temelin, aşırı duyarlı ve dengesiz bir noradrenerjik
aktivasyon olduğunu söyleyebiliriz. Agorafobinin ise şartlanma mekanizmalarına
bağlı olarak geliştiği bilinir. Spontan panik ataklarının farmakoterapi
ile ortadan kaldırıldığı bilinmektedir. Sakınma davranışı ve beklenti
anksiyetesinin ise psikolojik tedavi yöntemleri aracılığı ile ortadan
kaldırılması mümkündür.
Yukarıda belirtildiği gibi; trisiklik antidepresanlar, MAOI'leri, benzodiazepinlerden
alprazolam, klonazepam ve fluoksetinin akut panik ataklarında etkili olduğunu
söyleyebiliriz. Trisiklikler içinde impiramin, klomipramin ve desipramin
ataklar üzerinde etkilidir. Panik ataklar için kullanılan doz (225-250
mg), depresyon için kullanılana göre her zaman daha yüksektir. Bu ilaçların
antikolinerjik ve kilo aldırıcı etkileri tedavinin yarıda bırakılmasındaki
en önemli faktördür. Bunun için ilacın düşük dozlarda başlanması (10 mg/gün
gibi) ve dozun yavaş yavaş arttırılması önem taşır.
Benzodiazepinlerin içinde, özellikle alprazolam'ın etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak önemli bir nokta alprazolamın kesilirken mutlaka azaltılarak kesilmesidir.
Benzodiazepinlerle, imipramin kombinasyonu da yapılabilir. İlk 4 hafta
benzodiazepinlerle, imipramin kombinasyonu yapılıp sonra benzodiazepinler
yavaş yavaş kesilebilir. Ya da eğer hastanın imipramine karşı toleransı
zayıfsa, bu durumda imipramin kesilip yalnızca benzodiazepinlerle tedaviye
devam edilir.
MAOI'lerinden fenelzin; panik bozuklukta, genellikle depresif hastalarda
kullanıldığı dozdan daha yüksek dozda kullanılır. Ancak fenelzinin imipramin
ve benzodiazepin tedavisine cevap vermeyen hastalarda kullanılması önerilmektedir.
Reversibl MAOI'lerinden maklobemidin etkinliğinin ne olduğu ise henüz
bilinmemektedir.
Panik ataklarının uzun süreli tedavisinde, imipramin kullanılması uygundur.
Ancak yalnızca ilaç tedavisinin uzun süreli bir remisyon için yeterli
olmayacağını söylemek gerekir. Bu konuda Beck'in kognitif tedavi yöntemlerinin
uygulanması, davranışsal tedavinin yapılması ek yararlar sağlar.
O halde uzun süreli tedavide psikolojik tedavilerle birlikte imipramin
ya da alprazolam kullanılması önerilir. Bu iki ilaç içinden öncelikli
olarak seçilecek olan da şüphesiz imipramindir. Alprazolam imipramine
cevap vermeyen grupta denenecek alternatif bir ilaç olarak gündemde kalmalıdır.
|