  Obsesif
Kompulsif Bozukluk  
|
Obsesif Kompulsif Bozukluk(OKB), Freud'dan günümüze kadar tanı kriterleri,
çok az değişikliğe uğramış az sayıdaki psikiyatrik bozukluktan biridir.
Her dönemde OKB'de görülen tanısal değerlendirmeler, hep aynı kalmıştır.
Yüzyıllar boyunca bu hastalık için çeşitli isimler konulmuştur. Şimdi
OKB dediğimiz bu tabloya daha önce "şeytani tutku", "dinin
melankolisi", "psikasteni", "kompulsiyon nevrozu"
denmiştir. İsimler değişse de, fenomenoloji fazla değişmemiştir. 15.yy.dan
itibaren OKB'yi dini yayınlarda görüyoruz.
Tanı
Her dönemde OKB için öngörülen tanısal değerlendirmeler hemen hemen aynı
kalmakla birlikte, tanı kriterlerinde yine de bazı değişiklikler olmuştur.
İlk olarak DSM-III'teki tanı kriterlerini gözden geçirelim. DSM-III-R'ye
göre OKB tanısı koyabilmek için kişinin ya obsesyonları ya da kompulsiyonları
olması gerekir.
DSM-III-R obsesyonları şöyle tarifler: Obsesyonlar; en azından ilk ortaya
çıktıklarında zorlayıcı ve sokulucu(intrusive) özellikleri bulunan ısrarlı
fikir, düşünce, dürtü ve imajlardır. Örneğin bir baba çok sevdiği çocuğunu
öldürme fikrinden kurtulamaz. Kompulsiyonun tanımı ise; tekrarlayıcı,
amaca yönelik, bir obsesyona cevap olarak, belirli kuralları olan, stereotipik
hareketlerdir. DSM-III-R obsesyonların, içsel olarak ortaya çıkartılan
karakterleriyle, zorlayıcı ve sokulucu niteliklerine dikkat çeker.
DSM-III-R ve DSM-IV tanı kriterleri arasındaki farklar: DSM-III-R'de obsesyonlar
"sokulucu ve anlamsız" olarak; DSM-IV'te ise "sokulucu,
uygunsuz ve belirgin anksiyeteye neden olucu" şekilde tanımlanmıştır.
Bu değişiklikler içgörünün olmaması halinde tanının atlanmasını önlemiştir.
1. DSM-IV, obsesyonların, "günlük yaşam problemleri konusunda abartılı
endişeler olmadığını" vurgulamıştır.
2. DSM-IV'te kompulsiyonların sadece davranışsal değil, zihinsel de olabileceği
belirtilmiştir.
3. DSM-IV'te içgörünün zayıf olduğu bir alt tip tanımlanmıştır.
DSM-IV ve ICD 10 tanı kriterleri arasındaki farklar: ICD-10'da OKB tanısı
koyabilmek için semptomların en az iki hafta sürmesi gerekmektedir. DSM-IV'te
ise böyle bir süre şartı yoktur.
1. DSM-IV'te içgörü olması şartı yokken, ICD-10'da obsesyon veya kompulsiyonların
biri için içgörü olması gerekmektedir.
2. ICD-10'da zevk verici deneyimlerin obsesyon ve kompulsiyon olamayacağı
belirtilmiştir.
DSM-IV'e göre OKB tanı kriterleri
A. Obsesyonlar ya da kompulsiyonlar vardır.
Obsesyonlar aşağıdakilerden (1), (2), (3) ve (4) ile tanımlanır:
(1) Bu bozukluk sırasında kimi zaman istenmeden gelen ve uygunsuz olarak
yaşanan ve belirgin anksiyete ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve
sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler vardır
(2) Düşünceler, dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşam sorunları
hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir
(3) Kişi bu düşünceler, dürtüler ya da düşlemlere önem vermemeye ya da
bunları baskılamaya çalışır ya da başka bir düşünce ya da eylemle bunları
etkisizleştirmeye çaba gösterir.
(4) Kişi, obsesyonel düşüncelerini, dürtülerini ya da düşlemlerini kendi
zihninin bir ürünü olarak görür (düşünce sokulmasında olduğu gibi değildir)
Kompulsiyonlar aşağıdakilerden (1) ve (2) ile tanımlanır:
(1) Kişinin obsesyona bir tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulaması
gereken kurallara göre yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar(örn:
el yıkama, düzene koyma, kontrol etme) ya da zihinsel eylemler(örn: dua
etme, sayı sayma, birtakım sözcükleri sessiz bir biçimde söyleyip durma)
(2) Davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var
olan sıkıntıyı azaltmaya ya da korku yaratan olay ya da durumdan korunmaya
yöneliktir; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi
ya da korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir
ve de çok aşırı bir düzeydedir.
B. Bu bozukluğun gidişi sırasında herhangi bir zaman kişi obsesyon ya
da kompulsiyonlarının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul eder(Bu çocuklar
için geçerli değildir).
C. Obsesyon ya da kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın
boşa harcanmasına yol açar(günde 1 saatten daha fazla zaman alır) ya da
kişinin olağan işlerini, mesleki(ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini
ya da toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini önemli ölçüde bozar.
D. Başka bir eksen 1 bozukluğu varsa, obsesyon ya da kompulsiyonların
içeriği bununla ilgili değildir.
E. Bu bozukluk bir maddenin(örn: kötüye kullanılabilen bir ilaç ya da
tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan
fizyolojik etkilerine bağlı değildir.
İçgörüsü az olan: O epizotta, çoğu zaman kişi obsesyon ya da kompulsiyonların
aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul etmiyorsa, içgörüsüz OKB tanısı konulur.
Epidemiyoloji
Çoğu epidemiyolojik çalışma, rastgele seçilmiş toplum örneklem gruplarını
ve tek bir kesitsel araştırmayı temel almıştır. ABD'nde yapılmış olan
ve deneklerin evlerden ve kurumlardan seçildiği Epidemiyolojik Tarama
Alan(ECA) Çalışması'nın sonuçları Crum ve Anthony tarafından bildirilmiştir.
Buna göre bir yıllık OKB insidansını 1000'de 7,5 dur. Risk faktörleri
olarak kokain ve esrar kullanımı(göreceli risk 7,2), bipolar bozukluk(8,2),
panik bozukluk(4,6), fobik bozukluk(3,4), majör depresyon ya da yas reaksiyonu(3,4),
şizofreni(2,3), alkol kullanım bozuklukları(2,2) saptanmıştır. Irk, etnik
grup, eğitim, medeni durum, meslek ya da yaş gibi sosyodemografik faktörlerle
anamlı ilişki bulunmamıştır.
OKB'un yaşam boyu prevelansı, ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. En düşük
oranlar, %0,5-0,9'la Taiwan'da ve %0,6 ile Hindistan'da bulunmuştur. Kuzey
ve Orta Amerika'da yapılan çalışmalarda ise yaşam boyu prevelans oranları
%2,6-3,2 arasında bulunmuştur. ECA çalışmasında bir yıllık prevelans oranı
%1,65, Zürih çalışmasında ise %1-3 arasında saptanmıştır. Bütün bu çalışmalar
Uzak Doğu'da düşük prevelans oranları olduğunu göstermektedir.
Başlangıç Yaşı
ECA çalışmasında, OKB semptomlarının ortalama başlangıç yaşı 21-25 olarak
bulunmuştur. Hastaların %25'inde semptolar çocuklukta, %29'unda adolesan
döneminde başlamaktadır. Edmonton'un çalışmasında; erkekler için 20, kadınlar
içinse 19 yaş, başlangıç yaşı olarak tespit edilmiştir. OKB hastalarının
yarısına yakınında semptomlar çocukluk çağında başlamıştır. Adolesanlarda
yapılan çalışmalarda, semptomların 9-18 yaş arasında görüldüğü belirtilmiştir.
OKB'un başlangıcı genellikle sinsidir, nadiren tetikleyici olay saptanır.
OKB, kronik ve progresif gidişli veya dalgalı seyirli olabilir. Daha eski
çalışmalar, çoğunlukla retrospektiftir ve kronik seyir üzerinde durmaktadır.
ECA çalışmasında da(ki bu da retrospektiftir), kronik gidiş ağırlıklıdır.
2-9 yıllık prospektif çalışmalarda da semptomların devam ettiği, ancak
her zaman tanı kriterlerini karşılamadığı gösterilmiştir. Edmonton ve
Christchurch'ün çalışmalarında 1 yıl içinde OKB epizodunun %60-70 arasında
düzeldiği görülmüştür. Bu da, hastalık tedavi edilmeden de, semptom şiddetinin
artıp azalabildiğini göstermektedir. Zürih çalışmasında OKB semptomlarında
dalgalanmalar görülmekle birlikte, çoğu vakada semptomlar sebat etmektedir.
Bu da, bazı hastaların semptomlarıyla yaşamayı ve baş etmeyi öğrendiklerini
düşündürmektedir.
Etyoloji
Genetik Çalışmalar: OKB patogenezinde, hem Freud hem de Janet kişilik
yapısının önemli bir yer tuttuğunu düşünmüşlerdir. Tabi ki onların bu
düşünceleri daha çok anekdotal ve tanımlayıcı türdendir. Genetik çalışmalar
ise, çok daha yakın bir geçmişe sahiptir.
OKB'de İkiz Çalışmalarıda yapılmıştır. 1986 yılında Rasmussen ve Tsuang
ikizlerde OKB konkordansı üzerinde çalışmışlardır. 51 monozigot(MZ) ikizin
32'sinde OKB açısından konkordans saptanmıştır. Bu çalışmalar genellikle
tek olgu bildirimleri olduğundan ve dizigot(DZ) ikizlerle ilgili çalışmalar
olmadığından kesin sonuca ulaşmak zordur. Carey ve Gottesman'ın çalışmasında;
subklinik OKB hastaları da dikkate alınırsa, OKB konkordans oranı, MZ
ikizlerde %75 iken, DZ'larda %47'dir.
Andrews ve arkadaşlarının araştırmasında, 446 çift ikizde anksiyete ve
mizaç semptomları incelenmiş ve MZ ikizlerde DZ'lara göre; depresyon,
distimi, sosyal fobi, panik, agorafobi ve yaygın anksiyete bozukluğu açısından
yüksek konkordans saptanmıştır. Aslında hastalarda genel olarak, nörotisizme
eğilim olduğu söylenebilir. Torgerson da, benzer sonuçlara varmıştır.
OKB' de, MZ ikizlerle, DZ'lar arasında fark saptamamakla birlikte, anksiyete
bozuklukları için MZ'larda konkodans yüksek bulmuştur.
Özetle, ikiz çalışmaları, nevrotik anksiyete için kalıtsal bir faktör
olduğunu desteklemektedir. Kalıtsal semptomların fenotipik görünümünü
çevresel faktörler etkilmektedir.
Aile Çalışmaları: 1970 yılından önce yapılan aile çalışmalarında OKB semptomlarının
hastaların biyolojik akrabalarında normal popülasyona göre yüksek bulunduğu
bildirilmiştir. Fakat bu araştırmaların metodolojik olarak birçok eksiklikleri
bulunmaktadır: Örneğin, tanı ölçeklerinde eksiklik, görüşmelerin yapılandırılmış
olmamaları, kontrol gruplarının olmaması, izlem çalışmalarının yokluğu
bu eksikliklerden bazılarıdır.
Genel görüş, OKB'lu hastaların birinci derece akrabalarında OKB semptomlarının
bulunma riskinin arttığı şeklindedir. Ancak bazı çalışmalarda, ailesellik
lehine bir kanıt ortaya konamamıştır. Oranlar arasındaki fark, tanı ölçütlerine
bağlı olabilir. Örneğin; Rosenberg, 547 akrabanın yalnız ikisinde OKB
saptamıştır. Fakat bu çalışmada OKB tanısı alabilmek için hastanın hastanede
yatmış olması gerekliliği aranmıştır. Mc. Keon ve Murray; OKB'lu hastaların
aileleri ve kontrol grubu arasında OKB'a rastlanma oranı arasında fark
bulamamışlardır, buna rağmen aynı araştırıcılar, OKB hastaların ailelerinde
depresyon ve anksiyete bozukluklarının daha yüksek oranda olduğunu saptamışlardır.
Bu da, daha önce ikiz çalışmalarıyla öne sürülen "OKB nevrotik anksiyete
spektrumunun bir parçasıdır' hipotezeni desteklemektedir.
Leone ve arkadaşları, 16 OKB'lu çocuk ve adolesanın 145 akrabasını incelemişlerdir.
Babaların %15'inde ve annelerin %9'unda OKB görülmüş, buna ek olarak ta
anne ve babaların %13'ünde subklinik OKB saptanmıştır. Babaların %20 ve
annelerin %2'sinde obsesif kişilik özellikleri vardır. Aile üyelerinde
mizaç bozukluğu görülme oranı da yüksek çıkmıştır. OKB ve subklinik OKB
için yaşa göre düzeltilmiş riskin %35 olduğu bildirilmiştir. Bellodi'nin
çalışmasında ise; birinci derece akrabalar arasında OKB oranı %3,4 iken
hastalığın başlangıç yaşı 14'ün altında olan hastaların akrabalarında
bu oran %8,8'e çıkmaktadır. Black; OKB'lu hastaların akrabalarıyla kontrol
grubu arasında, OKB riski açısından fark bulamamıştır. Ancak OKB hastalarının
annelerinde anksiyete bozuklukları için morbidite %21 iken kontrol grubunda
bu oran %4,3 olarak bulunmuştur. Anksiyete bozuklukları da daha önce bahsedildiği
gibi, OKB'lu hastaların akrabalarında belirgin olarak yüksektir.
Patofizyoloji : 5-HT ve OKB: OKB, nörobiyolojik olarak çok az anlaşılmış
bir bozukluktur. Buna rağmen OKB'de 5-HT'nin rolü az çok belirlenmiştir.
Farmakoterapötik olarak serotonin üzerinden etkili bazı ilaçların OKB
tedavisinde etkili oldukları görülmüştür. Klomipramin, fluvoksamin, fluoksetin
ve sertralin 5-HT üzerinden etkili antidepresif ilaçlar olarak OKB tedavisinde
etkili bulunmuştur. Bu ilaçlardan ilk üç tanesi, OKB üzerinde daha etkili
bulunmuştur. Bu üç ilacın, son iki ilaca göre nörokimyasal etkileri 5-HT
nin dışına da taşar. O halde OKB'de, 5-HT dışındaki nörotransmiterlerin
de etkili olması beklenir.
İlaç tedavisi, hastaların bir kısmında tam bir düzelme sağlar. Bazı hastalarda
ise tedaviye davranışsal yaklaşımları da eklemek gerekir. Bir grup hasta,
kombine tedaviye çok iyi cevap verir. OKB'de yukarıda sayılan ilaçların
yanında, L-triptofan(5-HT prekürsörü) ve lityum da(5-HT geçişini kolaylaştırır)
yarar sağlamaktadır. Yine 5-HT üzerinden etkili buspiron ve fenfluraminin,
OKB'de iyileştirici etkileri olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, OKB'de
etkili olan ilaçların az ya da çok 5-HT üzerinden etki gösterdiklerini
söyleyebiliriz.
Klomipramin tedavisinden sonra, OKB'nin klinik tablosundaki düzelme ile
BOS 5-HIAA(5-HT metaboliti) değerlerindeki düşüş arasında bir korelasyon
olduğu görülür. Bu korelasyon diğer nörotransmiterlerde görülmez. Yine,
klorimipramine klinik cevapla, trombositlerdeki 5-HT azalması arasında,
pozitif bir korelasyon olduğuna işaret edilmektedir. İlginç olarak farmakolojik
olmayan yöntemlerle, örneğin davranış tedavisiyle sağlanan iyilik halinde
de, trombosit 5-HT düzeyinde düşüş görülmektedir.
Serotonerjik disfyonksiyonla ilgili diğer önemli bir nokta; m-klorofenilpiperazin(m-CPP)
verildiğinde, OKB hastalarında anksiyete ve obsesyonların artmasıdır.
O halde 5-HT agonistleri, OKB belirtilerini arttırmakta, yani varolan
patolojiyi daha da şiddetlendirmektedirler. m-CPP çalışmaları, 5-HT disfonksiyon
hipotezini desteklemekle birlikte; diğer 5-HT agonistleri, örneğin MK-212
ile yapılan çalışmalar, m-CPP'nin ortaya çıkardığı sonuçlarla çelişmiştir.
Bu durumda m-CPP'nin etkilerinin doğrudan 5-HT üzerinden olmayıp, onun
yanında diğer nörotransmiter sistemleri üzerinden olduğu da iddia edilebilir.
Çünkü m-CPP, 5-HT reseptörlerinin yanında adrenerjik, dopaminerjik ve
kolinerjik reseptörlere de bağlanır. Klomipramin, m-CPP'nin obsesyonu
şiddetlendirici etkilerini köreltir. Tam tersinden alırsak; metergolin
gibi 5-HT antagonistleri de, klomipraminin antiobsesif etkinliğini düşürür.
Serotonin, termoregülasyonu sağlar. Merkezi serotonerjik foksiyonu değerlendirmek
için vücut sıcaklığı ölçümleri kullanılır. m-CPP, hem sağlıklı hem de
OKB'lu hastalarda vücut sıcaklığını arttırır. Kronik klomipramin tedavisi
bu etkiyi bloke eder. İpsapironun da benzer şekilde hipertermik etkisi
vardır. Fluoksetin tedavisi ile hipertermik etki bloke edilir. Bu çalışmalar,
SSRI'ların postsinaptik 5-HT reseptörlerini "down regülasyon"a
uğrattıklarını göstermiştir.
Serotonin, endokrin sistem ve OKB: Serotonin, prolaktin sekresyonu ve
HPA ekseni regülasyonunda görev alır. Prolaktin, kortikotropin ve kortizol
konsantrasyonları, merkezi serotonerjik fonksiyonun belirleyicileridir.
OKB çalışmalarında sık kullanılan m-CPP'nin 5-HT1C'ye yüksek affinitesi
vardır. Ayrıca 5-HT1A, 5-HT1D ve a-2 adrenerjik reseptörlerine bağlanır.
m-CPP'nin pratikte benodiazepin reseptörleri üzerinde etkisi yoktur ve
aslında bir parsiyel agonisttir. Sağlıklı insana m-CPP verildiğinde prolaktin(ve
yanısıra kortizol) sekresyonu artar, OKB'lu hastalarda ise m-CPP'ye prolaktin
cevabı azalmıştır. Klomipraminle uzun süreli tedavi(4 ay kadar) sonunda,
m-CPP'ye prolaktin cevabı değişmemekte, fakat bazal prolaktin seviyeleri
belirgin olarak artmaktadır. Buna karşılık, uzun süreli fluoksetin tedavisiyle,
artmış prolaktin cevabını normale döndürmek mümkündür. Metergolin(potent
nonspesifik serotonin antagonisti), m-CPP'ye cevabı bloke eder(m-CPP'nin
bir serotonerjik agonist olduğunu hatırlayınız) ve OKB'lu hastalarda plazma
prolaktin seviyesini azaltır. m-CPP verildikten sonra kortizol cevabı
da OKB'lu hastalarda körelmiştir.
Fenfluramin(potent serotonin agonisti), sağlıklı kişilerde m-CPP'ye benzer
şekilde prolaktin ve kortizol düzeylerini arttırır. Bir çalışmada, fenfluramin
uygulamasıyla kadın hastalarda artan prolaktin cevabının klonazepamla
düzeldiği, klonidin ve klomipraminin ise böyle bir düzelme yaratmadığı
bildirilmiştir. İpsapiron, 5-HT1A reseptörlerine seçici biçimde bağlanır.
Sağlıklı kişilerde, kortikotropin ve kortizol düzeylerini arttırır. OKB'lu
hastalarda da, HPA ekseni üzerinden benzer etkisi vardır ve kortikotropin
ve kortizol düzeylerini yükseltir. OKB'de fluoksetin tedavisi ile bir
yandan klinik iyileşme sağlanırken; bir yandan da, ipsapironun HPA aksı
üzerinde yarattığı uyarıcı etki geri döner.
MK-212, farelerde 5-HT1B, 5-HT1C, 5-HT2 reseptörlerine yüksek afinite
gösteren bir 5-HT agonistidir. Sağlıklı kişilerde doza bağlı plazma kortizol
ve prolaktin düzeylerinde, bütün diğer serotonerjik agonistler gibi, artışa
neden olur. Tedavi edilmemiş OKB hastalarında ise bu artış nispeten düşük
kalır.
5-HT1C ve 5-HT2 reseptörleri prolaktin ve kortizol sekresyonlarını düzenler.
Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, OKB'lu hastalarda hipotalamusta
5-HT1C ve 5-HT2 hiposensitivitesinden şüphe edilebilir. Sonuç olarak OKB'de
5-HT'nin rolünü aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür.
1. Tedavi etkinliği olan ilaçlar, 5-HT geri alım blokerleridir.
2. İlaçlara klinik cevap 5-HT tutulumu ile korelasyon gösterir.
3. Antiobsesif ilaçların etkinliğini, 5-HT prekürsörleri daha da arttırır.
4. 5-HT'nin BOS ve trombositlerdeki düzeyi OKB'de normalden farklılık
gösterir.
5. m-CPP, psikopatolojiyi arttırır.
6. m-CPP'nin etkisi klorimipramin tarafından köreltilir.
7. 5-HT antagonistleri klorimipraminin etkisini azaltıp, ana semptomların
geriye dönmesine neden olabilir.
5-HT istemli ve istemsiz hareketlerde inhibitör bir rol oynar. Örneğin,
sıçanlarda 5-HT düzeylerinin düşmesi agresyonda bir artışa neden olmaktadır.
Yemek yeme ve seksüel davranışlar, 5-HT nin inhibitör etkisi altındadır.
BOS'ta, 5-HT metabolitlerini ölçerek yapılan çalışmalarda düşük serotonin
seviyelerinin vahşi nitelikteki intiharlarla beraber gittiği görülmüştür.
Yine düşük BOS 5-HT düzeylerinde başkalarına karşı hostilite, kendini
yaralama ve değişik antisosyal davranışlar görüldüğü bilinmektedir.
Sonuç olarak en basit şekliyle söylersek; 5-HT, davranış üzerinde doğrudan
inhibitör bir rol oynar. Yani bir yerde fren görevi yapar. Azalması durumunda,
doğrudan doğruya alttaki davranış ortaya çıkar. Ancak yine de, 5-HT davranış
düzeyindeki inhibisyonundan daha çok bilişsel düzeyde bir inhibisyon gösterir.
Yani 5-HT, davranış düzeyinde bir süpresyon ve filtrasyon göstermekten
çok; vahşi ve bir ölçüde egoya yabancı düşünce ve imajlar üzerinde süpresyon
gösterir. Bunun davranış alanına yansıması ise belli oranlarda belirsizlikler
içerir. Vahşi düşünce ve imajların süpresyonu, içsel güdülerde ve genel
anlamda motivasyonda değişikliklere neden olur. Motivasyon değişikliği
de, şu ya da bu davranışın ortaya çıkma ya da çıkmamasını doğrudan doğruya
ve birebir ilişki içinde değiştirmez. Yani motivasyon değişikliği mutlaka
davranış değişikliği demek değildir. Ama belli bir davranışın ortaya çıkma
olasılığının değiştirilmesi demektir. Davranışı, kişinin geçmiş yaşamı;
çevre ve nörokimya hep birlikte belirler. O halde 5-HT düzeyindeki değişiklikler,
davranışı belli oranlarda belirleyebilir, belli olasılıklar içinde yönlendirilebilir.
OKB'de, zorlayıcı ve sokulucu nitelikteki düşünceler, yukarıdaki bilgilerin
ışığında söylersek, acaba 5-HT eksikliği nedeniyle süpresyon ve filtrasyondan
kurtulup bilince mi sokulmaktadırlar?. Yani 5-HT, bunlar üzerinde yeterli
baskı oluşturacak düzeyde değil midir?.
OKB'nin bu biyolojik teorisini, Freud'un psikinalitik teorisi ile birleştirmek
mümkündür. Freud'a göre OKB'de, kabul edilemez düşünce ve imajların bilince
zorla sokulması söz konusudur. Yani istenmeyen düşüncelerin bilinçten
uzaklaştırılması, bastırılması yetersizdir. Yukarıda da, 5-HT eksikliğinin
aynı olaya neden olduğu belirtilmişti. O halde OKB'nin hem psikanalitik
hem de nörokimyasal teorisinde ortaklık kurulabiliyor demektir.
OKB ve Nöronal Patoloji: OKB ve nörolojik bozukluklar arasında bir ilişki
olduğu uzun zamandır dikkat çekmiştir. Epileptik nöbetlerde; kafa travması,
beyin enfarktı, beyin tümörleri, herpes simpleks ensefaliti, gelişimsel
bozukluklar, diabetes insipitus, multipl skleroz ve akut intermitant porfiride,
OKB semptomlarının ortaya çıktığı bildirilmiştir.
Bu konuda yapılan ilk çalışmaların birinde, 104 obsesif hastanın %19,4'ünde
ensefalit, menenjit, epilepsi gibi nörolojik bulgular saptanmıştır. İlk
çalışmalarda doğum travması ve OKB arasında ilişki saptanmakla birlikte
son çalışmalar bunu desteklememektedir. Kafa travmasını takiben ortaya
çıkan OKB'un oranı da açıklık kazanmamıştır. 1915-26 yılları arasındaki
"pandemik viral ensefalitis letarjika" hastalarında erken dönemde
OKB bulguları saptanmıştır.
OKB'de Bazal Gangliyon Disfonksiyonu:Bazal gangliyon hastalıkları olarak
bilinen bazı hastalıklarda obsesif belirtilerin olduğu görülmektedir.
Örneğin Gilles de la Tourette hastalığında tekrarlayıcı motor ve sözel
tikler ve obsesif düşünceler bulunur. Tourette bir bazal gangliyon hastalığıdır.
Bu beraberliğin görülmesinden bu yana OKB'ninde bir bazal gangliyon hastalığı
olduğuna dair şüpheler başlamıştır. Tourette'in hastalığı ilk bildirdiği
1885 yılından bu yana, yaklaşık bir asır geçmiştir. O günden bu güne bir
hayli ilerleme olmuştur. Tourett'ten 9 yıl sonra 1894'de, Osler tarafından,
koreiform hareketleri olan bir kız çocuğunun aynı zamanda boyun ve yüz
kaslarında tikleri ve obsesif düşünceleri olduğu bildirilmiştir. 1931
de von Ekonomo tarafından,bazal gangliyonları tutan enfeksiyöz karakterde
nörotoksik bir hastalığın klinik tablosu içinde OKB de de görülen kompulsif
hareket bozukluklarına işaret edilmiştir.
Sydenham koresi, bir başka bazal gangliyon hastalığıdır. Çocuk ve adolesanlarda
ani, amaçsız, düzensiz ekstremite hareketleri görülür. Sıklıkla emosyonel
instabilite ve kas zayıflığı ile birlikte gider. Çocuklarda hastalık romatizmal
kalp hastalığını takiben ortaya çıkar. Streptokoklara karşı oluşmuş antikorların
bulunması hastalığın önemli özelliklerindendir. İlginç olarak hem OKB,
hem de Sydenham koresi zencilerde seyrek olarak görülür. Postmortem çalışmalarda
Sydenham koresinde, striatumda perivasküler hücre infiltrasyonu ve nöronal
dejenerasyon görülür. Bu hastaların yaklaşık olarak yarısında nükleus
kaudatus ve putamen nöronlarına karşı spesifik antikorlar oluştuğu görülür.
O halde, Sydenham koresinde immün sistemin bir rolü vardır.
Freeman(1965), Sydenham koresinde, OKB'de dahil pek çok nörotik hastalığın
görüldüğüne işaret etmiştir. Sydenham koreli kişiler; %17 oranında OKB
gösterirken, adolesanlarda OKB oranı genel olarak %0.5 dir(Swedo, Rapoport'dan
aktararak).
Denckla'da(1988) şiddetli OKB gösteren pek çok hastada koreiform hareketler
ve tikler olduğunu rapor etmiştir. Manyetik Rezonans increlemesi yapılan
OKB hastalarında talamus ve nükleus lentikularis bölgelerinin normallerle
eşit büyüklükte olmasına rağmen, nükleus kaudatus bölgesinin büyüklüğünün
normallere göre azalmış olduğu görülmüştür. PET çalışmalarında da, kaudat
nükleus ve lateral orbitofrontal kortekslerde bilateral olarak artmış
bir metabolik hız olduğu görülmüştür.
Sonuç olarak OKB'de, bazal gangliyon bölgesinde bir disfonksiyon olduğunu
söyleyebiliriz. Ancak bu disfonksiyon özellikleri nelerdir?. Bu noktanın
biraz ayrıntılı işlenmesi gerekmektedir. Bazal gangliyonların aldığı ana
input, serebral korteksten striatuma gelen eksitatör nitelikteki glutamerjik
inputlardır. Ayrıca beyin sapından dopaminerjik inputlar, nükleus rafe'den
de serotonerjik inputların geldiğini biliyoruz.
Striatumla globus pallidus arasında inhibitör nitelikte GABA'erjik bağlantılar
vardır. Yine bazal gangliyonlardan dışarıya giden en önemli yolda GABA'erjik
yoldur. Bu yol gluobus pallidustan, talamusa kadar giden bir yoldur. Talamustan
kortekse giden yol ise eksitatör niteliktedir.
Bazal gangliyonlara gelen en önemli yollardan birisi olan nigrostriatal
yol, en iyi incelenmiş dopaminerjik yoldur. Yeni bazı çalışmalarda 5-HT2
reseptörlerinin ve 5-HT nin kendisinin, bu yolun ulaştığı striatumda ve
nükleus akkümbenste yoğun biçimde bulunduğu gösterilmiştir.
Şimdi bu bilgilerin ışığında Rapoport'un OKB ile ilgili olarak öne sürdüğü
"bazal gangliyonlarda disfonksiyon" hipotezini tartışalım.
Striatum üzerinde, nükleus kaudatusun ventromedial bölgesi ile nükleus
akkümbens sahalarında yoğunlaşmak üzere iki türlü input toplanır. Birinci
tür inputlar, anterior singulat ve orbitofrontal kortekslerden gelirken,
ikinci tur inputlar nesne ve seslerin tanınmasında fonksiyon gördüğü düşünülen
kortikal assosiyasyon sahalarından(inferior ve süperior temporal bölgeler)
gelir. Hipoteze göre striatum, stimulus dedektörü olarak görev gören hücre
gruplarından ibarettir. Bu grupların bazıları doğuştan gelen tanıma potansiyeline;
diğerleri ise kısmen ya da tamamen öğrenilmiş tanıma potansiyeline sahiptir.
Yine bu hücre gruplarından bir kısmı içsel motivasyon algılayıcısı(detector)
olarak görev görür.
Striatumdaki bu hücre grupları, globus pallidumdaki nöronlar üzerinde
tonik boşalımlar(discharge) yaparak inhibisyon yaratır. Pallidal hücrelerin,
normalde talamik hücreler üzerinde inhibisyon etkisi vardır. Ancak striatumun
tonik biçimde globus pallidusu inhibe etmesi, sonuçta talamusta inhibisyonun
ortadan kalkmasına neden olur(disinhibisyon).
Duyusal inputlar, önce serebral kortekse, ondan sonrada striatuma geçerler.
Eğer gelen uyarı striatumda depolanmış vaziyetteki bilgi ya da sembollerle
uygunluk içindeyse striatal hücreler boşalmaya başlar ve talamusa projekte
olan pallidal hücreleri de inhibe ederler. Örnek olarak kirlilik duygusunu
aktaralım. Eğer striatuma gelen duyusal inputlar ellerin kirli olduğu
şeklinde ise, doğuştan gelen programlanmış striatal hücreler aracılığı
ile bu duyu "kirlilik" olarak tanınır. Daha sonra bu hücre grubu
deşarjlara başlayarak, ilgili pallidal hücrelerin deşarjlarını inhibe
eder, durdurur. Böylece talamusa giden inhibitör impulslar ortadan kalkar
ve sonuçta talamokortikal yol serbest kalır. Kortekse bilgi geldiğinde
ise, el yıkama davranışı ortaya çıkar. Bütün uyarılar pallidumda toplanmaktadır.
Her bir duyusal uyarı, pallidumdan kortekse geçerek motor davranış yaratabilir.
Bu uyarı işitsel, görsel ya da başka bir modalite de olabilir. Hiçbir
uyarı yoksa bile anterior singulat korteksteki motivasyon gücüyle palliduma
uyarı iletmek ve sonuçta yine motor davranış yaratmak mümkündür. El yıkama
davranışı örneğinde olduğu gibi, el kirli olmasa bile, singulat korteksten
gelen içsel bir dürtü nedeniyle, el yıkama davranışı meydana gelir.
OKB'de hipoteze göre, anterior singulat korteksin ve/veya striatumun hiperaktif
bir konumda olması nedeniyle, bu döngü hiperaktif hale gelir ve davranış
kendini kompulsiyon olarak gösterir. Obsesif düşünceler içinde, bazal
gangliyonlarda hiperaktif bir başka bölgenin varlığına inanılır.
Psikocerrahide, anterior singulat korteksin tahribi yapılarak bu içsel
obsesif motivasyonun kırılmasına çalışılır. Aynı şekilde klorimipraminle
de 5-HT aracılığı ile striatumun uyarılması engellenmiş, bloke edilmiş
olur. Aksine nükleus kaudatus bölgesine, 5-HT enjeksiyonu yapılması stereotipik
motor davranışların ortaya çıkmasına neden olabilir.
OKB'ta Yumuşak Nörolojik Bulgular: "Yumuşak nörolojik bulgu"
belirgin nörolojik hastalık olmadan değişik bulguların olmasıdır. Bunlar
istemsiz hareketler, çift simultane uyaranları anlama güçlüğü, apraksiler,
hızlı alterne hareketleri yapmada güçlük, disgrafestezi v.b.dir. Bunların
çocukluk çağında hiperaktivite ve minimal beyin disfonksiyonu ile ilişkili
olduğu saptanmıştır. 7 yaşından sonra artan bu bulgular adolesan ve erişkin
anksiyetesi ve mizaç bozuklukları ile ilişkilidir.
Schilder ilk çalışmalarında, OKB vakalarının 1/3'ünde nörolojik anomaliler
olduğunu saptamıştır. 54 OKB'lu çocuğun 44'ünde anormal nörolojik bulgu
saptanmıştır. Sol hemisfer dominant OKB'lu hastalar özellikle uzamsal
testlerde başarısız olmuşlardır. Hollander, 41 erişkin OKB'lu hastaya
ve 20 sağlıklı kişiye 20 maddelik bir ölçek uygulamışlardır. OKB hastalarda
belirgin olarak nörolojik yumuşak bulgular fazla çıkmıştır. En fazla saptanan
bulgular ise; ince motor koordinasyonda anormallik, istemsiz ve ayna hareketlerinde
anormallik ve görsel-uzamsal disfonksiyondur. Nörolojik yumuşak bulgulardaki
artış; semptomların şiddetinde artma, ventriküler hacimde artma ve tedaviye
direnç gösterme ile birliktedir.
OKB'ta Nöropsikoloji: Nöropsikolojik testleri; "görsel-uzamsal fonksiyon
testleri"(Weschler Erişkin Zeka Ölçeği =WAIS), "Wisconsin Kart
ayırma testi"(Wisconsin Card Sorting Test), ve "her iki fonksiyonu
da kapsayan testler"(para yol haritası testi, iğne öğrenme testi)
olmak üzere üç gruba ayırmaktayız. Wisconsin kart ayırma testi, frontal
lob fonksiyonlarını yansıtırken; görsel-uzamsal fonksiyon testleri, sağ
hemisfer fonksiyonları hakkında fikir vermektedir. Ancak hemen belirtilmelidir
ki; nöropsikolojik testlerle nörolojik defisitin yeri lokalize edilemez.
Nöropsikolojik testlerde bozukluk olmaması nörolojik defisit olmadığını
göstermez. Ayrıca nöropsikolojik disfonksiyon, sürecin primer mi, yoksa
sekonder mi olduğunu değerlendirmeye yetmez. OKB'lu hastalarda nöropsikolojik
testlerle görsel-uzamsal disfonksiyon, sağ hemisfer disfonksiyonu ve yön
yönelimi gibi özgün defisitler saptanmıştır.
OKB'ta Elektrofizyoloji: Epileptik nöbetleri olan hastalarda preiktal,
iktal ya da interiktal OKB semptomları bildirilmiştir. Elektriksel stimulasyon
çalışmalarında, singulat sistemdeki aşırı aktivasyonun obsesif-kompulsif
semptomlara yol açtığı yönündeki bulgular ağır basmaktadır. OKB'lu hastalarda
%10-60 oranında değişen oranlarda EEG anormallikleri saptanmıştır.
OKB ve Uyku Fizyolojisi: OKB ve majör depresyon arasındaki ilişkiyi saptamak
ve ikisini birbirinden ayırmak için özgül ve duyarlı tanı metodları geliştirmek
için çalışmalar yapılmıştır. Biyolojik çalışmalarda OKB ile depresyon
arasında benzer patofizyolojik özellikler saptanmıştır. Bunları şöyle
özetleyebiliriz.
1. DST nonsupresyonu
2. Klonidinine büyüme hormonu cevabının azalması
3. REM latensinin azalması
4. Platelet imipramin bağlanmasının azalması
Depresyon ve OKB'ta REM latensi azalmış ve yine depresyonda REM yoğunluğu
artmıştır. Yukarıdaki belirleyiciler, birçok diğer psikiyatrik bozuklukta
ve tıbbi durumda da saptanabilir. Ne depresyon ne de OKB için özgün değildir.
Yapılan araştırmalarda OKB'lu hastalarda REM zamanında ve latensinde azalma
saptanmıştır.
Klinik Bulgular
Çoğu obsesif düşünce; şiddet, hastalık, ilahi güçlere küfretme, sosyal
olarak kabul edilmeyen davranış ve şüpheleri içinde taşır. Obsesyon olmadan
kompulsiyonların görülmesi seyrek olsa da DSM-III-R yalnızca kompulsiyonla
giden tablonun olabileceğini kabul eder. Tek başına kompulsif olgular,
bütün OKB hastalarının 1/20 sini oluşturur. Belki bu hastalarda da kompulsiyonlar
tespit edilemeyen obsesyonlara sekonder olarak ortaya çıkmaktadır. Tekrar
tekrar yıkanan bir kişi, mikrop kapma korkusuna karşı ve gelecekte ortaya
çıkabilecek felaket duygusunu minimuma indirme amacına yönelik olarak
yıkanıyordur. Bu kompulsif davranış aslında var olan anksiyeteyi ortadan
kaldırmaya yöneliktir.
OKB tablosunda üç önemli komponent vardır. Bunlardan birincisi, kişide
tekrarlayıcı ve zorlayıcı nitelikte düşünce, imaj ve impulsların bulunmasıdır.
İkinci olarak, bu düşünce ve eylemlerin bilişsel ve davranışsal olarak
kontrol edilme çabası olmalıdır. Bazen kişi bunlarla ustalıkla baş edebilir.
Bazende kontrol çabası yalnızca geçmişte kalmıştır, bugün artık kişi bunlara
bütünüyle teslim olmuştur. Üçüncü olarak, kişi obsesyonların kendisinden
kaynaklandığını ve içsel orijinli olduğunu bilir.
OKB'lu hastalar sık sık diğer klinisyenlere de başvururlar. Hangi klinisyenlere,
hangi belirtilerle başvurduklarını aşağıdaki tablo özetlemektedir.
Uzmanlık alanı Belirtiler
-------------------------------------------------------------------------------
Dermatoloji Ekzamatöz görünüm,
Aile hekimi Yıkama, kontrol etme kompulsiyonları
Efeksiyon hast. AIDS olduğu inancı
Nöroloji Tourette's bozukluğu, epilepsi, kore
Çocuk hastalıkları uzm. Çocuğun ellerini çok yıkaması
Diş hekimi Aşırı diş fırçalamaktan diş eti lezyonları
-------------------------------------------------------------------------------
Erişkin ve adolesanlarda, obsesyon ve kompulsiyonlar değişiklik gösterir
Erişkinlerde Obsesyonlar(n=200) yüzde
-------------------------------------------------------------------------------
Kontaminasyon 45
Şüphe 42
Somatik 36
Simetri 31
Agresif 28
Seksüel 26
Diğerleri 13
Birden fazla obsesyon 60
Kompulsiyonlar(n=200)
Kontrol etme 63
Yıkama 50
Sayma 36
Soru sorma 31
Simetri 28
Biriktirme 18
Birden fazla kompulsiyon 48
-------------------------------------------------------------------------------
Çocuk ve adolesanda: (n=70) obsesyon yüzde
-------------------------------------------------------------------------------
Kontaminasyon 43
Kötü bir şey olacak korkusu 24
Düzenlilik 22
-----------------------------------------------------------------------------
Hastanın semptomları birbirinin üzerine binebilir ya da zaman içinde değişebilir,
ama OKB'ta 4 ana semptom paterni vardır:
1. En sık görüleni kontaminasyon obseyonuyla, yıkanma ve kontamine objelerde
kaçınma kompulsiyonudur. Korkulan obje genellikle kaçınılması zordur(örn:
feçes, idrar, toz). Ellerde yıkamaktan ekzamatöz yaralar gelişir. Anksiyete,
tiksinti ve utanç sıklıkla birlikte bulunur. Kişi; insanlardan, eşyalardan
hafif bir temasla bile kontamine olacağını düşünür.
2. İkinci sıklıkta, şüphecilik ve kontrol etme gelir. Örneğin; hasta ocağı
açık unuttuğundan ya da kapıyı kilitlemediğinden şüphelenir ve defalarca
kontrol eder. Hep bir şeyleri unuttuğunu düşünerek suçluluk duyar.
3. Herşeyi çok doğru ve hatasız yapma obsesyonuyla, yavaş iş yapma kompulsiyonuna
sık rastlanır. Kişinin yemek yemesi, traş olması saatler alabilir.
4. Dini obsesyonlar ve kompulsiyonlar da sık rastlanan semptom
grubudur.
DSM-IV'te önemli dışlama kriteri mevcuttur. Buna göre eğer bir başka psikiyatrik
hastalık varsa, obsesyonlar bu psikiyatrik tabloya bağlı olmamalıdır.
Örneğin yemek yeme ile ilgili obsesyonlar, yeme bozuklukları ile ilgili
olmamalıdır.
Yine şizofren hastalarda ve otistiklerde görülen ritüellerde obsesyonla
ilgili görülemez.
OKB için yukarıdaki kriterler gerekli, ancak yeterli değildir. Tipik bir
OKB hastası, obsesyonlarına direnemez, onları bastıramaz veya kontrol
edemez.
Komorbidite
OKB'ta komorbidite oranları ECA çalışmasında şu şekilde bulunmuştur: %46,5
fobi, %31,7 majör depresyon, %13,8 panik bozukluk, %24,1 alkol kötüye
kullanımı ya da bağımlılığı, %12,2 şizofreni, %1,3 şizofreniform bozukluk
%17,6 diğer ilaç kötüye kullanımı ya da bağımlılığı. Birden fazla tanısı
olan vakalarda, şizofreni, panik bozukluk ve fobiler, ilk başlayan bozukluklardır.
Alkol ve madde kötüye kullanımı ise çoğunlukla kendi kendini tedavi etme
arayışlarının sonucu olarak OKB'ye sekonder gelişmektedir. Crum ve Anthony,
madde cinsi olarak kokain ve esrar kullanımının daha fazla olduğunu ve
bu iki madde kullanımının OKB'de %7,2 olduğunu bildirmişlerdir.
Çocuk ve adolesanlarda ise OKB'de komorbidite oranları şöyledir: %35 anksiyete
bozuklukları, %25 afektif bozukluklar, %15 blumia, %15 obsesif kompulsif
kişilik bozukluğu. Çocuk ve adolesan hastalarda OKB ile; yalan söyleme,
çalma, okulda sorunların varlığı, kavga etme gibi antisosyal davranışlar
ve intihar girişimi normal populasyonda %1,5 iken, bu grupta %3,6'ya çıkmaktadır(Hollander
ve ark.).
Tedavi
OKB'de farmakoterapi şüphesiz etkili bir yöntemdir. Fakat en az onun kadar
etkili davranış tedavilerinin bulunduğunu da hatırdan çıkartmamak lazımdır.
Davranış tedavileri gerek tek başına gerekse ilaçlarla kombine biçimde
uygulandığında OKB tedavisinde etkili olabilmektedirler. Şimdi bu noktayı
gözden kaçırmadan OKB'nin farmakoterapisine bakalım.
Farmakolojik açıdan bakıldığında, psikiyatrik hastalıklar içinde ilaç
tedavisine en özgün cevabı veren hastalıklardan birisinin OKB olduğunu
söyleyebiliriz. Psikotorop ilaçların pekçoğu anksiyolitik, antidepresif
ve antipsikotik etkinlik gösterdikleri halde antiobsesyonel özellik göstermezler.
Yalnızca aslında bir antidepresan ilaç oldukları halde klomipramin, fluoksetin
ve fluvoksamin, güçlü antiobsesyonel özellik gösterirler. Buna rağmen,
bu üç ilacın dışındaki pek çok ilaçta antiobsesif ilaçlar olarak kullanılmış
ve birçok olguda bu tedavilerden yarar görmüştür. Örneğin imipramin, MAOI
olarak tranilsipromin, fenelzin ve daha birçok ilaç bunların arasında
sayılabilir. Ancak buradaki önemli nokta şudur ki; klomipramin; fluoksetin
ve fluvoksamin dışındaki ilaçlar, obsesyona başka bir psikiyatrik tablo
eşlik ederse etkinlik gösterebilirler. Yani obsesyonlar sekonder olduğunda,
ya da primer olsa bile, başka psikiyatrik tablolar tarafından alevlendirildiklerinde
etkilidirler. Örneğin obsesyonlar şiddetli bir depresyonla birlikte ise,
amitriptilin depresyonu ortadan kaldırarak obsesyonların zayıflamasına
neden olabilir. Ama bu hiçbir zaman amitriptilinin antiobsesif bir ilaç
olduğunu göstermez. Klomipramin, fluoksetin ve fluvoksamin ise OKB'nin
tek başına bulunduğu durumlarda antiobsesif özellik gösterirler. Bu üç
ilaç gibi, antidepresif olduğu ve onlarla kimyasal bir ilgi içinde bulunduğu
halde diğer bazı ilaçların antiobsesyonel etkileri bulunmamaktadır.
Antiobsesif ilaçların klinik kullanımı diğer antidepresiflerden farklıdır.
Öncelikle yüksek dozlarda kullanılmalıdırlar. Klomipraminin etkili olduğu
doz 225 mg, fluoksetinin ise 80 mg. civarıdır Görüldüğü gibi bu dozlar
antidepresif etkinlik için üst sınırdaki dozlardır. İkinci olarak OKB
tedavisinde, ilaç uzun süreli olarak kullanılmalıdır. Tedavi cevabı ancak
2-2.5 ayda en üst noktasına ulaşır. Örneğin 24 ay klomipramin kullanıldıktan
sonra ilaç bırakıldığında rölaps gösteren hastalar vardır. Üçüncü olarak,
antiobsesif tedaviyle hiçbir zaman tam bir düzelme sağlanamaz. İlaç ne
kadar uzun süreli ve hangi dozda verilirse verilsin, geriye yine de birkaç
obsesif semptom kalır. O nedenle OKB hastalarının tedaviye cevap verdiğini
söyleyebilmemiz için semptomların yarısını ortadan kaldırmamız yeterlidir(Insel
1990). Hastalar bu halde iyileşmiş sayılmaz. Hatta bazılarının günlük
yaşamı hala kısıtlanmış durumdadır, ancak semptomlardaki bu dereceden
bir azalma tedaviye cevap aldığımızı söylemek için yeterlidir.
Klomipramin : OKB tedavisinde kullanılan en etkili ilaç olan klomipraminden
ayrıntılı olarak bahsetmek yerinde olacaktır. İlaç son 25 yıldır Dünya'nın
değişik ülkelerinde kullanılmaktadır. Diğer trisiklik antidepresanlar
gibi klomipraminde özellikle tedavinin ilk devrelerinde ağız kuruluğu,
kabızlık ve terleme bozukluğu meydana getirebilir.
Bazı hastalarda ise tremor, kas seyirmeleri, yorgunluk ve kilo artışı
oluşabilir. Yüksek dozlarda orgazm bozukluğu ve ejakülasyon gecikmesi
meydana gelebilir. Bazen bu tür yan etkiler OKB hastalarında tahammül
edilmez halede gelebilir. Buna rağmen tedaviye uzun süreli olarak devam
etmekte fayda vardır.
Farmakokinetik özellikler açısından bakarsak klomipramin trisiklik yapıda
bir ilaçtır. Lipofilik özelliktedir. Barsaklardan hızla emilir ve emilim
tamdır. İntravenöz ve oral kullanım arasında karşılaştırma yapan herhangi
bir çalışma yoktur. Absorbsiyonu yiyecekler tarafından etkilenmez. Yani
tok ya da aç alınmasının absorbsiyon açısından önemi yoktur. İdrar ve
safra yolu ile atılır. Hidroksilasyon ve konjugasyon sonucu vücuttan atılır.
Eliminasyon yarı ömrü 36 saattir. Klerens hızı saatte 73 litredir. Aktif
metaboliti desmetil klomipramindir. Oral alımından yarım saat sonra kanda
görülmeye başlar. 2-4 saat içinde plazmada konsantrasyonu tepe noktasına
ulaşır. 25 mg'lık klomipramin dozundan sonra kanda ulaştığı tepe noktası
yaklaşık 20 mg/ml'dir. Proteinlere %98 oranında bağlanır. Albumine bağlanma
oranı ise %83 dir. 100 mg dozunda 4 haftalık bir kullanımdan sonra plazma
konsantrasyonunun 25-100 mg/ml arasında seyrettiği gösterilmiştir. Bu
da farklı kişilerde kan düzeyinin değişebileceğini göstermektedir.
Kontrollü klinik çalışmalar dikkate alındığında OKB tedavisinde klomipraminin
plasebo'ya göre üstün olduğunu söyleyebiliriz . Hastalarda düzelmenin
başlayabilmesi için en az 1-1.5 aylık bir süre gerekmektedir. Doz 150-300
mg arasındadır. Klomipraminle obsesif semptomatolojide belirgin azalma
olmakla birlikte hastalık tamamen ortadan hiçbir zaman için kalkmamaktadır.
Ama hasta normal rutin işlerini yapar hale gelmekte, kişilerarası ilişkilerini
düzeltmektedir.
Bugüne kadar yapılmış kontrollü çalışmalarda önemli oranda metodolojik
yetersizlik söz konusudur. Çoğu skalanın geçerlilik ve güvenilirliği yapılmamıştır.
Klomipramin tedavisi sırasında çok seyrek olarak konvülsiyonlar görüldüğü
olmuştur. Bunu kullanılan yüksek dozlara bağlamak gerekir. Dozun aniden
yükseltilmesi önemlidir. Tedaviye 25 mg. gibi düşük bir dozla başlayıp
2-3 haftada yan etkileri gözleyerek dozu giderek arttırmak önem taşır.
Klomipramin tedavisinin OKB'de nasıl bir sonuç vereceğini belirleyen herhangi
bir işaret yoktur. Hastalığa depresyonun eşlik etmesi, hastalık süresi,
semptom tipi ve şiddeti tedavinin sonucunu belirlemekte etkili değildir.
Deksametazon süpresyon testi, REM latensi gibi biyolojik markerlerde tedavinin
sonucunu belirlemekte etkili değildirler.
Plazma konsantrasyonu açısından bir değerlendirme yapıldığında 100-250
ng/ml'lik kan düzeylerinin klinik düzelmeyle paralel gittiği görülmektedir.
Ancak her çalışma bu sonucu malesef doğrulamamaktadır. O nedenle bu konuda
daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Öte yandan 200-300 mg gibi yüksek dozlardaki klomipramin gayet yavaş biçimde
intravenöz yoldan verildiğinde semptomlarda belirgin ve hızlı bir iyileşme
sağlamaktadır. Hastada bu hızlı iyileşme sağlandıktan sonra aynı dozda
klomipramin oral olarak uygulanmaya başlanır. İntravenöz uygulamanın başarısı
yüksek kan konsantrasyonu elde edilmesi, böylece ilacın hızla beyne geçmesi
ile ilgili olmalıdır. Ayrıca ilaç intravenöz olarak verildiğinde ilk geçiş
etkisinden de kurtulmuş olmaktadır.
Klomipraminin yan etkileri; trisiklik antidepresiflerin yan etkilerine
benzer. Klomipramin kullanan hastalarda en sık görülen yan etki, antikolinerjik
yan etkilerle, cinsel disfonksiyondur. Ejakülasyon yetmezliği ve empotans
bütün dozlarda görülür. Cinsel disfonksiyon, uzun süreli tedavilerle daha
sık ortaya çıkmaktadır.
Klomipraminle birlikte ortaya çıkan epileptik nöbet oranı %0.7'dir. eğer
doz 250 mg'dan daha fazla ise epileptik nöbetlerin oranı %3.45 e kadar
çıkar. Tüm dünya literatürü gözden geçirildiğinde 10 000 hasta içinde
250 mg'dan daha düşük dozda ilaç kullanan hastaların epileptik nöbet geçirme
oranı %0.1 olarak bulunmuştur. Beyin hasarı epileptik nöbet aktivitesini
arttırır. Yine tedavi süresi uzadıkça nöbetlerin ortaya çıkma şansı da
artar. Bir yıllık bir tedavide epileptik nöbet görülme riski %1.45 dir.
Hepatotoksisite, klomipramin tedavisinin bir diğer önemli yan etkisidir.
İlaçla birlikte karaciğerdeki enzim düzeyleri sabit bir şekilde yüksek
kalır. İlaç dozu ve hastanın yaşı enzimlerdeki yükselmeyi etkileyen faktörler
değildir. Ancak cinsiyet bu farklılığı etkiler. Erkeklerde enzimler daha
yüksek kalır.
MAOI'leri ile klomipraminin kombinasyonundan ölen şimdiye kadar 13 hasta
bildirilmiştir. Bu etkileşim çoğu zaman fatal değildir. Konvülsiyonlar,
yüksek ateş ve koma ortaya çıkmakla beraber ölüm görülmeyebilir.
Metilfenidat, haloperidol, karbamazepin, fenobarbital ve morfin, klomipraminin
farmakokinetiğini değiştirir. Metilfenidat klomipramin metabolizmasını
inhibe eder. Karbamazepin ve haloperidol ise klomipraminin kan düzeyini
yükseltir. Klomipramin de, morfin ve fenobarbitalin plazma düzeylerini
yükseltir. Klomipramin tedavisi sırasındaki ölümlerden önce nöroleptik
malign sendrom, konvülsiyonlar ve komanın görülmesi seyrek değildir.
Serotonerjik etkili diğer ilaçlar : Serotonin üzerinden etkili ilaçlar
içinde fluoksetin ve fluvoksaminin antiobsesif ilaç olarak etkinlikleri
güçlüdür. Ayrıca trazodonun etkili olduğu tek tek olgular bildirilmiştir.
Fluoksetinin etkinliği daha güçlüdür. Ortalama 40-80 mg/gün dozunda 8
haftadan daha kısa olmayan bir tedavi periyodu sonunda %50'den daha fazla
hastada fluoksetin etkili görünmektedir.
Fluvoksamin ise, ortalama 300 mg/gün dozunda etkin görünmektedir. Bu dozla
hastaların en az yarısında, obsesif semptomlarda gerileme oluşturmaktadır.
Benzer biçimde bir diğer serotonin geri alım blokeri zmelidin de obsesif
semptomlarda 2 aylık bir tedavinin sonunda gerileme oluşturmuştur.
Özet olarak, serotonin geri alım blokeri ilaçlar, obsesif semptomları
azaltırlar ve hastayı tekrar günlük aktivitelerini yapabilir hale getirirler.
OKB'de kullanılan diğer psikotrop ilaçlar : Yukarıda sayılan ilaçların
dışında en çok kullanılan antiobsesif ilaçlar, diğer trisiklik antidepresanlardır.
Trimipramin, doksepin ve imipramin bunlar arasında sayılabilir. MAOI'leri;
atipik depresyon, panik atakları, fobilerden sonra OKB'de de etkili bulunmuşlardır.
45-90 mg dozunda fenelzin, 20-30 mg dozunda da tranilsipromin, obsesif
belirtilerde belirgin iyileşme göstermektedir.
İlginç olarak klasik antiobsesif tedaviye cevap vermeyen hastalarda, mevcut
tedaviye lityum ilavesiyle sonuç alındığı görülmüştür.
Benzodiazepinlerden oksazepam, bromazepam ve alprazolamın, şiddetli anksiyete
ile beraber olan obsesif hastalarda yarar sağladığı görülmüştür. Benzodiazepinlerin
obsesif hastalardaki ortalama yarar oranı %60-70 arasındadır.
Liserjik Asit Dietilamid(LSD), bir presinaptik serotonin agonistidir.
Obsesif semptomlarda belirgin bir iyileşme gerçekleştirilebilir. 16 ay
boyunca intravenöz LSD ile tedavi edilen obsesif hastaların tablosunda
belirgin iyilik hali saptanmakla beraber LSD tedavisinin obsesif hastalarda
bilinen nedenlerle rasyonel bir yöntem olduğu söylenemez.
Antipsikotilerden haloperidolün 15 mg/gün dozunda, antikonvülsanlardan
karbamazepinin de, 800-1600 mg/gün dozunda etkili olabileceği ifade edilmiştir.
Ancak yine de karbamazepine cevap veren hasta sayısının oldukça düşük
olduğunu söylemek gerekir.
Noradrenerjik ajanlardan klonidinin 2 mg/kg dozunda antiobsesif etkinlik
gösterdiği, yine dekstroamfetaminin de benzer bir etkinlik içinde olduğu
söylenebilir.
Tedaviye dirençli hastalarda yaklaşım : 8-10 haftalık bir tedaviye cevap
vermeyen hastalarda üç alternatif söz konusudur. İlk olarak, eğer bu hastalar
yüksek doz(>200 mg) klomipramin alıyorlar, fakat düşük plazma seviyelerine(<50
mg/ml) sahip oluyorlarsa, bunlarda ilaca uyunç sorunu vardır ya da ilacın
süratli metabolizasyonu söz konusudur. Klomipraminin tek bir dozundan
sonra, ilacın kan düzeyleri açısından, bireyler arasında büyük farklılıklar
oluşur.
İkinci olarak eğer hastada; ne uyunç, ne de farmakodinamik sorunlar olmamasına
rağmen, hasta tedaviye cevap vermiyorsa bu durumda ilacı değiştirmekte
fayda vardır. Örneğin klomipraminden fluoksetine geçilebilir. Ya da eğer
klomipraminin yüksek dozda yan etkilerinden sakınılmak isteniyorsa o zaman
düşük dozda fakat fluoksetin ile kombine halde kullanılması önerilir.
Fluoksetinin, trisiklik antidepresiflerin kan düzeyini arttırdığını hatırlayınız.
Kombinasyon; lityum, triptofan ve buspiron ile de yapılır. İlginç olarak
tik bozukluğu olan obsesif kompulsif hastalarda, fluvoksamin ile pimozid
kombinasyonunun etkili olduğu ifade edilmektedir.
Antiobsesif ilaç etkisinin mekanizması : Antiobsesif ilaçların tümü serotonin
üzerinden etkinlik gösteren ilaçlardır. Onları diğer antidepresiflerden
ayıran en önemli özellik, serotonerjik etkilerinin çok kuvvetli olmasıdır.
Sinaptik aralıkta serotonin birikmesini engelleyen en önemli faktör, presinaptik
sondan serotoninin tekrar geri alınmasıdır. Geri alımın inhibisyonu, postsinaptik
reseptörlerde, daha fazla serotonin birikmesine neden olur. Amitripitilin
ve imipramin de, presinaptik sondan serotonin geri alımını inhibe ederler.
Ancak bu; klomipramin, fluoksetin ya da fluvoksamin kadar kuvvetli değildir.
Bu durum antiobsesif ilaçların etki mekanizmasını açıklamakta yeterli
görülse de bütün "hikaye" bundan ibaret değildir. Çünkü ilaç
verildikten sonra, serotoninin geri alımını dakikalar içinde bloke etmeğe
başladığı halde, antiobsesif etki haftalar sonra ortaya çıkar. Bu durumda,
şunu söyleyebiliriz. Ya bu ilaçların antiobsesif etkisi serotonerjik geçiş
üzerinden değildir. Ya da antiobsesif etki, uzun süreli gerialım inhibisyonu
sonucu oluşan pre ve postsinaptik nöronlardaki değişime bağlıdır. Bu değişim,
postsinaptik reseptörlerdeki duyarlılık azalması şeklinde kendi gösterebilir.
Kronik antidepresif ilaç uygulamaları ile beraber değişim farklı beyin
bölgelerinde farklı farklı olur. Örneğin uzun süreli tedavinin sonunda
kortekste reseptör duyarlılığında bir azalma olurken hipokampus gibi bazı
beyin bölgelerinde aynı şey görülmemektedir. Hatta hipokampus serotonin
uygulamalarına, kronik antidepresan ilaç verilmesi sonunda daha duyarlı
hale gelmektedir.
Klinik olarak antiobsesif cevap klomipramin kan seviyeleriyle pozitif,
trombositlerdeki serotonin içeriğiyle ise negatif korelasyon içindedir.
Bir serotonin agonisti olan m-klorofenilpiperazin(m-CPP), OKB hastalarında
obsesif semptomların alevlenmesine neden olur. Fakat aynı şeyi sağlıklı
kişilerde yapmaz. Eğer bir OKB hastasına uzun süre klomipraminle tedavi
gördükten sonra m-CPP uygulanırsa, hastada obsesif davranış kalıpları
ve endokrin cevap yeterli şiddette ortaya çıkmaz.
O halde klomipramin, belirgin biçimde postsinaptik reseptörlerde duyarlılık
azalması yaratır. Buna karşılık klomipraminle tedavi görmüş hastaya metergolin(serotonerjik
antagonist) verilirse obsesif semptomlar geriye döner. Ancak rölaps metergolin
verildikten hemen sonra ortaya çıkmaz. Aradan en az dört günlük bir süre
geçmesi gerekir. Muhtemelen metergolin etkisi dolaylı bir etkidir. Klomipraminin
reseptör duyarlılığında ve serotonin sentezinde yaptığı değişiklikleri
geri döndürerek etkide bulunur. Antiobsesif ilaçların en önemli dezavantajları
obsesif belirtileri bütünüyle ortadan kaldıramamaları ve ilaç bırakıldığında
belirtilerin tekrar geriye dönebilmesidir. Önemli bir noktada ilaçların
antiobsesif özellik göstermelerine rağmen, obsesyonlara bağlı olarak ortaya
çıkan günlük sosyal aktiviteden geri çekilme üzerinde etkili olamamalarıdır.
Bunun başarılması terapistin ve hastanın gayretlerine bağlıdır.
Obsesif Kompulsif Bozuklukta Uzun Süreli Tedavi : Obsesif kompulsif bozukluk,
tedaviye dirençli bir psikiyatrik bozukluktur. DSM-III-R da anksiyete
bozuklukları içinde sınıflandırılmasına rağmen ICD-10'da haklı olarak
ayrı bir bozukluk olarak sınıflandırılmıştır. Hastalığın sıklıkla adolesan
dönemde başladığını, kadın ve erkeklerde aynı sıklıkta görüldüğünü, anksiyete
ve depresyon belirtilerinin tabloya eşlik ettiğini biliyoruz. Amerika'da
yapılan bir çalışmada, her 40 kişiden birisinin yaşamı boyunca obsesif
kompulsif bozukluk geçirdiği gösterilmiştir.
Obsesif Kompulsif Bozuklukta, akut tedavinin serotonin "reuptake"
blokerleri ve klomipraminle yapıldığını biliyoruz. OKB'de klomipraminin
yanında, imipramin, desmetil imipramin, amitriptilin, nortriptilin ve
klorjilin gibi diğer trisiklik yapıdaki ilaçlar ve venlafaksin de denenmiştir.
Bu ilaçların pekçoğu klomipramin kadar olmasa bile yine de OKB'de etkili
bulunmuşlardır. Ancak hiçbirisi tekbaşına serotonin üzerinde etkili değildir.
Klomipraminde, desmetilimipramine metabolize olur. Bu metabolitte noradrenalin
üzerinden etkide bulunmaktadır. O nedenle "klomipramine karşı OKB
cevabı serotonerjik mekanızmalara bağlı olmak durumunda değildir"
biçiminde bir iddia ortaya atılmıştır.
OKB'de de uzun süreli tedavinin gerekli olduğuna dair çalışmalar mevcuttur.
Klomipraminin kesilmesinden sonra, yedi hafta içinde OKB belirtilerinin
geriye döndüğü görülmüştür. Klomipraminin yeniden kullanılmaya başlanması
ile OKB semptomlarının hızla ortadan kalktığı görülür. Ancak bugüne kadar
yapılan çalışmalarda takip süresi genellikle bir yılla sınırlı kalmıştır.
Bu nedenle klomipramin kullanımının bir yıldan daha uzun süreye yayılıp,
yayılmaması gerektiği bilinmemektedir. Ancak uzun süreli kullanımla ilgili
önemli olabilecek bir nokta; klomipraminin uzun süreli kullanımda orgazm
bozukluğu yaratmasıdır.
OKB nin uzun süreli başarılı bir tedaviye rağmen her an rölaps gösterme
riski vardır. Çünkü obsesyonların yerine getirilmesi anksiyeteyi azaltır.
Bunun için kişiyi geçici olarak rahatlatıcı, hatta bazen kısa süreli de
olsa zevk verici bir yönü vardır. Bu nedenle obsesif davranış sürekli
pekişir, ortadan kalkması güçleşir. Ortadan kalksa bile yeniden geriye
dönme riski söz konusudur.
Tedavi uzun süreli olduğunda, bazı obsesif belirtiler ortadan kalksa dahi
bazı ruminasyonlar, depresyon ve negatif düşünce kalıpları çok zor ortadan
kalkar. İlginç olarak kompulsiyon olmadan yalnızca obsesyonları olan hastalar
tedaviye daha güç cevap verirler. Ancak bu tip hastaların sayısı oldukça
düşüktür.
Farmakolojik ve davranışsal tedavilerin kombinasyonu ile semptomların
%60-70 oranında azaltıldığı söylenebilir. Ancak bazı rezidüel nitelikteki
belirtilerin tedaviye hiç cevap vermediği görülmektedir. Kişilik bozukluklarının
eşlik ettiği hastalık tablosunun da prognozu her zaman kötüdür. Psikoterapi
ile beraber, hastanın yaşam tarzının obsesyonları azaltacak niteliğe büründürülmesi
önem taşır. OKB'de psikanalitik yaklaşım pek sonuç vermemektedir. Bazı
dirençli olgularda antidepresanların pimozid, haloperidol veya lityumla
kombine edilmesi yarar sağlayabilir. Dirençli olgularda psikocerrahi bir
diğer yöntemdir. Modern sterotaktik aletlerin hastalarda hiçbir nörolojik
ve kognitif bozukluk yaratmadan psikocerrahi yapma imkanı sunduğu ifade
edilmektedir. Bu yolla semptomlarda %80 oranında iyileşme sağlanabilmektedir.
Singulotomi, modifiye lökotomi ve internal kapsülotomi en çok uygulanan
yöntemlerdir.
|