Küme A Kişilik Bozuklukları
Paranoid Kişilik Bozukluğu
Paranoid kişilik bozukluğunun temel özelliği kişide sürekli şüphecilik
halinin olması ve genelde insanlara güvensizlikle seyretmesidir. Bu tür
insanlar hislerinin sorumluluğunu almaktan kaçınır ve bunları başkalarının
üstüne atma eğilimi taşırlar.
Yansıtma savunma düzeneği, ilk olarak 1894 yılında Freud tarafından tanımlanmıştır.
Paranoid karakter kavramını psikiyatriye Adolf Meyer tanıtmıştır. DSM-III'te
1)şüphecilik ve güvensizlik,
2)aşırı duyarlılık
3)kısıtlanmış duygulanım şeklinde tanımlanmıştır.
DSM-III-R'de şüphecilik ve güvensizlik ölçütleri genişletilmiştir. Aşırı
duyarlılık, bir ölçütle tanımlanırken; duygulanımda kısıtlılık DSM-III-R'de
yer almamıştır.
Paranoid kişilik bozukluğunun prevalansı bilinmemektedir. Bu tür kişiler
kısa psikotik ataklar ya da psikosomatik bozukluklar dışında çok ender
olarak tedaviye başvururlar. Şizofren hastaların akrabalarında görüldüğünden
dolayı şizofrenik spektrumun bir parçası olarak anılmaktadır. Ancak paranoid
şizofreniyle, paranoid kişilik bozukluğu arasında ailesel bir ilişki bulunamamıştır.
Kronik şizofrenlerin birinci derece akrabalarında DSM-III'e göre paranoid
kişilik bozukluğu tanısı kontrol grubuna göre daha fazla bulunmuştur.
Erkeklerde kadınlara göre görülme oranı 7'ye 5'tir.
Paranoid kişiliğin eşcinsellikle ilgili altta yatan bir çatışmaya bağlı
olduğu görüşü artık kabul edilmemektedir. Paranoid düşünce devamlı olarak
çevreyi inceleme ve etraftan haberdar olma amaçlı bir bilişsel tarzın
ürünüdür. Utançtan ve aşağılanmadan korkma üzerine kurulu nedensel bir
kuram, bu tür kişileri tanımlayabilir görünmektedir. Yetersiz olduklarına
inanır ve aşağılanmaktan kaçınmak için başkalarını yanlış davranmaktan
dolayı suçlarlar. Anne ve babaların mantık dışı ve yıkıcı öfkesiyle karşı
karşıya kalmış kişilerin daha sonradan o anne-babayla özdeşim kurdukları
ve bir zaman kendilerine yöneltilmiş olan öfkeyi aynı şekilde başkaları
üzerine yöneltme eğiliminde oldukları görülmektedir.
Paranoid kişilik bozukluğu insanlarla ilişki kurma tarzı açısından kendine
özgü bir tarz sergiler. Bu kişiler kavgacı, ahlak kurallarına bağlı ve
haksızlıkların bekçisi olma görünümü taşırlar. Kendilerine kolay kolay
gülemezler. Duygularını dışsallaştırmama eğilimindedirler, fakat başkalarının
duygu ve isteklerine karşı çoğunlukla duyarlıdırlar. Bağımlılık, içtenlik
gibi kişilerarası konularda kolayca şaşırır, öfke ya da patolojik kıskançlıkla
karşılık verirler. Alınma fikirleri, yanılsamalar sıklıkla görülür. Sevgiden
de en az nefret duygusu kadar korkarlar. Bir yandan yakınlıklardan açıkça
uzak dururken, diğer yandan da düşmanlarıyla saplantısal düzeyde yakın
temasta bulunurlar.
Paranoid karakterler çoğunlukla mekanik aletler, iletişim, elektronik
ve otomasyonla ilgilidirler. Bu şekilde her şeyi bilme isteklerini doyurmak
için uyumlu bir yol bulmuş ve yakın ilişkinin tehditlerinden de uzak kalmış
olurlar. Güç ve hiyerarşiye büyük önem verir, zayıf ya da hastalıklı insanları
hor görürler. Sosyal ortamlarda aşırı uyanık görüntüleriyle diğerlerinde
huzursuzluk, korku ve çelişki uyandırırlar.
Psikiyatrik görüşmede gerginlikleri dikkat çekicidir. Endişeyle etrafı
inceler, küçük detaylara takılırlar. Soru sorma biçimleriyle güvensizliklerini
sergilerler. Duygulanımları sıkıntılıdır. Konuşmaları amaca yönelik ve
mantıklıdır. Düşünce içeriğinde yansıtma , önyargı ve alınma fikirlerine
sık rastlanır. Stres durumlarında paranoid sanrılar olabilir, fakat bunlar
geçicidir.
Paranoid kişilik bozukluklarıyla yapılmış uzun süreli izlem çalışmaları
bulunmamaktadır. Bazı insanlarda hayat boyu sürer, bazılarında şizofreninin
habercisidir. Bazılarında ise stres ortamı kayboldukça ya da psikolojik
olarak olgunlaştıkça paranoid özellikler; reaksiyon formasyon, ahlaki
değerlerle uygun şekilde ilgilenme ve alturistik kaygılara dönüşür.
Paranoid kişilik bozuklukları süreklilik gösteren sabit sanrıların olmamasıyla
sanrısal bozukluklardan; varsanılar, bizar sanrılar ve düşünce içeriğinde
bozukluk olmamasıyla da, paranoid şizofreniden ayırtedilir. Tedavide ana
ilke paranoid hastaya karşı açık, dürüst ve saygılı bir şekilde davranmaktır.
Bu hastalar için güven ve yakın ilişkinin sorunlu alanlar olduğu unutulmamalıdır.
Paranoid hastaların psikoterapisine en önemli katkı Harry Stack Sullivan'ın
geliştirdiği 'karşı yansıtma' tekniği ile yapılmıştır. Bu hastalar için
grup terapisi ya da davranış tedavileri uygun değildir. Özellikle hastanın
bağımlılık, cinsel kaygılar ya da yakınlık arzularıyla ilgili yapılacak
yorumlardan, güvensizlik duygusunu arttırabileceğinden dolayı kaçınmakta
yarar olabilir. Kimi zaman paranoid hastalar kontrol ya da sınır koymayı
gerektirecek şekilde tehditkar olabilir. Sanrısal suçlamalar gerçekçi
bir şekilde değerlendirilmeli ve hasta küçümsenmemelidir. Paranoid hastalar
yardım bekledikleri insanları zayıf ya da çaresiz hissetmeye dayanamazlar.
Yoğun düzeyde kaygı yaşadıklarında terapist her şeyin kontrol altında
olduğu ve kötü bir şey olmayacağı konusunda hastaya garanti vermelidir.
Paranoid Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri:A. Aşağıdakilerden dördünün(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, başkalarının davranışlarını
kötü niyetli olarak yorumlayıp sürekli bir güvensizlik ve kuşkuculuk gösterme
1. Yeterli bir temele dayanmaksızın, başkalarının kendisini sömürdüğünden
aldattığından ya da kendisine zarar verdiğinden kuşkulanır.
2. Dostlarının ya da iş arkadaşlarının kendisine olan bağlılığını ya da
güvenilirliği üzerine yersiz kuşkuları vardır.
3. Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanılacağından yersiz
yere korktuğundan ötürü başkalarına sır vermek istemez
4. Sıradan sözlerden ya da olaylardan, aşağılandığı ya da gözdağı verildiği
biçiminde anlamlar çıkarır
5. Sürekli kin besler, onur kırıcı davranışları, haksızlıkları ve kendisinin
görmezden gelinmesini bağışlamaz
6.Başkalarınca anlaşılabilir olmayan biçimde, karakterine ya da itibarına
saldırıldığı yargısına varır ve öfkeyle ya da karşı saldırı ile birden
tepki gösterir
7. Haksız yere karısının/ kocasının ya da cinsel eşinin sadakatsizliğiyle
ilgili kuşkulara sık kapılır.
B. Şizofreninin, psikotik özellikler gösteren bir duygudurum bozukluğunun
ya da başka bir psikotik bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır
ve genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.
Şizoid Kişilik Bozukluğu
Şizoid kişilik bozukluğu; hayat boyu sosyal içe çekilmeyle giden bir sendromdur.
İnsan ilişkilerinden rahatsızlık duyma, içe dönüklük ve kısıtlı duygulanım
önemli belirtileri oluşturur. Şizoid kişilikler dışarıdan egzantrik ve
yalnız olarak tanınırlar. Paranoid, şizotipal ve şizoid kişilikler, şizofrenik
yelpazenin daha sağlıklı ucunda yer alır. Yapılan çalışmalarda paranoid
ve şizoid özelliklerin örtüştüğü sonuçlar elde edilmiştir.
Bozukluğun tanınması yüzyılın başında Eugen Bleuler, August Hoch ve Adolf
Meyer'in çalışmalarıyla başlamıştır. Beraberinde August Hoch'un tanımıyla
içe kapanmış kişilik ve Eugen Bleuler'in tanımıyla otizm arasındaki farklar
üzerinde durulmuştur. Sullivan, Guntrip ve Fairbairn'in nesne ilişkileri
konusuna dikkat çekmeleriyle birlikte şizoid fantazinin savunmaya yönelik
özellikleri ve nesne sürekliliğiyle olan ilişkisi tanımlanmıştır. Şizoid,
şizotipal ve çekingen kişilikler daha önceleri aynı tanı kümesinin içinde
yer almaktaydı. Şizoid kişiliğin ilk tanımlanması
sırasında şu özelliklerine dikkat çekilmiştir
1)insanlardan kaçınma eğilimi,
2)açık saldırganlıktan kaçınma,
3)duygusal olarak soğuk ve donuk olma ve
4)otistik düşünceler
Prevalansı tam olarak bilinmemektedir. Bir çalışmaya göre şizoid bozukluklar;
toplumun %7.5'ini etkilemektedir. Cinsiyet oranı bilinmemekteyse de daha
çok erkeklerde görülmektedir.
Erken döneme ait nesne ilişkileri, ailenin etkileşim tarzı ve kültürel
özellikler şizoid kişiliğin gelişiminde önemli bir rol oynar. Olgu sunumlarında
klinisyenler hemen daima kasvetli ve soğuk geçmiş bir çocukluk öyküsü
ile karşılaşırlar. Uzak ve soğuk anne-babanın çekingen, kaygılı ve içe
dönük bir çocukla ilişkisinin sonucu, şizoid bir birey olabilmektedir.
Şizoid kişilik bozukluğunun kökeninde kalıtımın önemi bilinmemekle birlikte
içe dönüklüğün daha kalıtsal bir özellik olarak görünmektedir. Şizofrenlerin
akrabalarında şizoid kişilik bozukluğunun şizotipale göre daha az sıklıkta
görüldüğüne dair bir kanı vardır, ancak bunu doğrulayan genetik çalışmalara
gereksinim bulunmaktadır.
Şizoid; görüşmede soğuk , uzak , günlük hayattan ve insanlardan kopuk
bir insan izlenimi verir. Sessiz, uzak hatta kaba görüntüleriyle, bu kişiliğe
sahip biri duygusal bağlarla ilgili çok az farkındalıkla yaşamını sürdürür.
Çoğu kez şizoid kişilik, iç dünyasında otistik ilişkiler ya da hayali
arkadaşlara sahiptir. Çoğunlukla şizoid kişiler, tesadüfi olarak tanışmış
oldukları bir insanı hayallerinde düşleyebilir ve iç dünyalarının en önemli
şahsiyetlerinden biri haline getirebilirler. Gerçek bir ilişkiyi bitirme
planları yapar, ancak bunu hayata geçiremezler.
Günlük hayatta olup biten değişiklikleri takip edecek son insanlar şizoidlerdir.
Ancak rekabetin olmadığı, başkalarının tahammül edemeyeceği soyut işlerde
başarılı olabilirler. Cinsel hayatı fantazide yaşarlar ve erişkin cinselliği
hayatlarının sonuna dek yaşamayabilirler. Hayat boyu kızgınlık duygusunu
dile getiremeyebilirler. Şizoid bir kişi duygusal yatırımının tümünü matematik
ve astronomi gibi entellektüel bir uğraşa yatırabilir. Bu tür kişiler,
özellikle insan ilişkisinin olmadığı felsefi ya da toplumsal hareketlere
ya da sağlık, diyet sorunları gibi konularla uğraşabilirler. Şizoid çocukları
erişkinliklerinde izleyen bir çalışmada; bazılarının komite ya da organizasyonlar
içinde yer alabildiklerini ancak halen yakın insan ilişkisinden kaçındıklarını
göstermiştir.
Şizoid kişilikler her ne kadar kendileriyle ve aşırı derecede gündüz düşleriyle
meşgul olsalar da gerçeği değerlendirme yetilerinde bozulma olmaz. Ruhsal
gözlemde başlangıçta huzursuz ya da tuhaf görünebilirler. Çoğunlukla göz
teması kurmazlar. Görüşmenin bir an evvel bitmesini bekler gibidirler.
Duygulanımları kısıtlı, uzak ya da aşırı derecede ciddi olabilir. Konuşmaları
amaca yöneliktir. Sorulara kısa yanıtlar verir ve spontan konuşmalardan
kaçınırlar. Konuşurken alışılmadık benzetmeler ya da mecazlar kullanırlar.
Cansız nesneler ya da metafiziksel olaylar karşısında büyülenebilir, bunlara
aşırı değer verebilirler.
Şizoid kişilik bozukluğu erken çocuklukta başlar. Diğer tüm kişilik bozuklukları
gibi şizoid kişilikte uzun sürelidir, ancak hayat boyu sürmeyebilir. Şizofren
ve şizotipal kişilik bozukluklarının aksine -özellikle bireysel işlerde-
başarılı bir iş hayatları olabilir.
Şizoid kişilikler, terapide iç dünyalarına bakmaya eğilim gösterirler.
Uzak ancak sadık birer hasta olabilirler. Görüşmelerde uzun süreli sessizlikler
zorlayıcı olabilir. Terapiste karşı güven geliştikçe zor da olsa fantezilerini,
hayali arkadaşlarını ve aşırı bağlanma korkularını açabilir. Terapide
esas konu, hastanın anlamlı yakın ilişkiler kurup kuramayacağıdır. Tedavinin
ilk dönemlerinde hastanın başkalarıyla ilişki kurma konusundaki korku
ve arzuları araştırılır. Böylece hasta ve terapist, ilişkilerde bir gelişme
ya da ilişkilerden uzakta, ancak gerçekle uyumlu bir hayat beklentisi
için çalışmaya karar verirler. Bazı olgularda sosyal beceri eğitimi gibi
davranışçı teknikler yakın ilişkiler kurmada yardımcı olabilir. Grup tedavisinde
şizoid bir hasta, bir yıl ya da daha uzun bir süre sessiz kalabilir fakat
devamsızlık etmezler. Terapist grupta hastayı sessizliği konusundaki saldırılara
karşı korumalıdır. Zamanla grup ve tedavi, hasta için anlamlı bir deneyim
haline gelir ve sosyal bağlantılar sağlar.
Şizoid Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: A)Aşağıdakilerden dördünün(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, sürekli toplumsal ilişkilerden
kopma ve başkalarıyla birlikte olunan ortamlarda, duyguların anlatımında
kısıtlı kalma örüntüsü:
1. Ailenin bir parçası olamadığı gibi ne yakın ilişkilere girmeyi ister,
ne de yakın ilişkilerden zevk alır
2. Hemen her zaman tek bir etkinlikte bulunmayı yeğler
3. Başka biri ile cinsel deneyim yaşamaya karşı ilgisi varsa bile, çok
azdır.
4. Çok az etkinlikten zevk alır
5. Birinci derece akrabaları dışında yakın arkadaşları ya da sırdaşları
yoktur
6. Başkalarının övgü ve eleştirilerine karşı ilgisiz görünür
7. Duygusal soğukluk, kopukluk ya da tekdüze bir duygulanım gösterir
B) Sadece şizofreni, psikotik özellikler gösteren bir duygudurum bozukluğu,
başka bir psikotik bozukluk ya da bir Yaygın Gelişimsel Bozukluğun gidişi
sırasında ortaya çıkmamaktadır ve genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik
etkilerine bağlı değildir.
Şizotipal Kişilik Bozukluğu
Sokaktan geçen biri bile, şizotipal kişilik bozukluğuna bakınca tuhaf
olduğunu farkedebilir. Büyüsel düşünce, alınma fikirleri, yanılsamalar
ve depersonalizasyonlar hastanın günlük yaşantısının birer parçasını oluştururlar.
Belirgin psikotik ataklar geçirmeseler de, eskiden basit ya da latent
şizofren olarak bilinen hasta grubunu oluştururlar.
Şizotipal terimi ilk olarak Rado tarafından kullanılmıştır. Şizofren aileleriyle
yapılan çalışmalar sonucu ilk olarak DSM-III'e tanı olarak girmiştir.
Şizotipal kişilik bozukluğu, şizofrenisi olan hastalarla aynı özellikleri
gösterir, ancak bu tanının ölçütlerini tamamlayamaz. DSM-II bu tür hastalara
sınır, basit ya da latent şizofreni ya da şizoid demekteydi. Şizotipal
kişilik geçmişte ambulatuvar ya da psödonörotik şizofreni ya da psikotik
karakter denilen hastaların bir çoğunu kapsamaktadır. Şizotipal kişilik
bozukluğunun etyolojisini anlamada aile çalışmalarının çok büyük bir katkısı
olmuştur. "Danimarka Evlat Edinme Çalışmaları" kronik şizofrenlerin
biyolojik akrabalarıyla şizotipal kişilik arasında bir ilişki bulmuştur.
1978 yılında Kety ve arkadaşları kalıtım-çevre etkileşiminin hastaların
bazılarının kişilik bozukluğu olarak kalmasını ya da kronik şizofreni
haline geleceğini belirleyebileceğini öne sürdüler. Daha sonra yapılan
çalışmalar şizotipal ve paranoid kişiliklerin, şizofren akrabalarında
kontrollere göre daha fazla görüldüğünü desteklemiştir. Genetik belirleyicilerle
yapılan çalışmalarda şizotipaller şizofrenlerle aynı tür bozuklukları
göstermiştir. Şizotipal kişilik bozukluğunun klinik görünümü; şizofreniyle,
şizoid kişilik arasında yer almaktadır. Şizotipal kişilik bozukluğunda;
algılama, düşünme ve iletişimde bozukluk vardır. Şizofrenler gibi şizotipal
kişilikler de kendi hislerinden özellikle kızgınlıklarından haberdar değildirler.
Diğer yandan, başkalarının ne hissetikleri konusunda çok duyarlıdırlar.
Batıl inançları olabilir, gaipten haber alabilirler. İç dünyaları; renkli
fantastik ilişkiler, çocuksu korkular ve hayallerle doludur. Özel güçleri,
alışılmadık mistik, dinsel ya da felsefi yaşantıları olduğunu iddia ederler.
Her ne kadar belirgin düşünce bozukluğu yoksa da konuşmalarının açıklanması
gerekebilir. Bu daha çok, günlük kullanılan terim ve düşüncelere yükledikleri
tuhaf anlamlar ya da alışılmadık kelime ya da benzetmeler kullanmalarından
kaynaklanır. Makropsi gibi, insanları hep aynı görmek gibi algısal yanılsamaları
olabilir. Çoğunda paranoid düşünce ve geçici, sınırlı psikotik belirtiler
görülür. Bu yaşantıları başkalarıyla paylaşırlarsa, insanları korkutabilir
ya da dehşete düşebilirler.
İşlevi daha bozuk olgularda anhedoni sıklıkla görülür. Kişilerarası ilişkilerde
daha çok zorlukları ön planda olan yaşantıları vardır, ilişkilerde güzellikleri
tadamazlar. Bu nedenle insanlara karşı kapalıdırlar ve egzantrik dünyalarında
daha mutludurlar. Batı toplumlarında falcı, astrolog ya da alışılmadık
tarikatların üyeleri olabilirler. Şizotipal kişilik bozukluğunun seyri
konusunda yapılan birkaç çalışma vardır. Daha önceleri psödonörotik şizofrenlerle
yapılan çalışmalar %10'unun şizofreniye dönüştüğü öne sürmüştür. Chesnut
Lodge örnekleminde, 15 yıllık izlem sonucunda, şizotipallerin şizofrenlere
göre sonlanımları daha iyi, sınır-şizotipal ya da yalnızca şizotipallere
göre daha kötü bulunmuştur. Şizotipallerin %50'sinin evlendiği, %50'sinin
bir işte çalıştığı görülmüş. Austin Riggs'te yapılan benzer bir izlem
çalışmasında şizotipal hastaların başlangıçta şizofrenlere göre işlevselliklerinin
daha iyi bir düzeyde olduğu, ancak 14 yıllık izlemin sonunda bu şekilde
devam etmediği saptanmıştır. Bu bulgu, şizofreni tanısı alan bir kimsenin
bir dönem sonra şizotipal tanısı alabileceği ya da tam tersi olabileceğinin
altını çizmektedir.
Kuramsal olarak şizotipal kişilik bozukluğu, şizoid ve çekingen kişilik
bozukluğundan; davranış, düşünce, algı ve iletişimde gariplik ve çoğunlukla
da ailede şizofreni öyküsünün bulunmasıyla ayırt edilir. Şizotipal kişilikler,
şizofreniden psikotik belirtilerin olmamasıyla ayrılır.
Şizotipal kişilik bozukluğunun tedavisi şizoid kişilikten farklı değildir.
Terapist bu hastalara dikkatli davranmalı, canlı yanılsamaları ve özel
inanç sistemlerinden ötürü alaya alınmamalıdırlar. Terapist, bir hastanın
rüyalarını ya da inançlarını dinlemeli, saygılı ve yargısız olmalıdır.
1983'te yayımlanan bir seri olguda, şizotipal kişiliklerin global işlevselliğinde
ancak birkaç yıllık tedaviden sonra az bir artış olabildiği görülmüştür.
Örneklemin dörtte birinde, düzelme görülmüş ve bu grubun en önemli ortak
özellikleri olarak, duygusal yakınlık, eşduyum ve afektif belirti göstermeleri
bulunmuş. Bu tür hastaların daha çok yalnız yapılan işlerden zevk almaya
yönlendirilmeleri önerilmektedir. Şizotipal kişilerin değersizlik hisleri
başarısızlığa uğradıklarında daha da artabilir. Bu nedenle terapist bu
durumu ön görmeli, hastanın metaforik anlatımının altında yatan anlamı
yakalamalı ve hastanın sıkıntılarına açıklık getirmelidir. 1986'da şizotipal
kişilik bozukluklarında antipsikotiklerin kısa dönem etkileri üzerine
yapılmış iki plasebo kontrollü çalışma bulunmaktadır, ancak sonuçlardan
kişilik bozukluğunun tedavisine ilişkin bir kanıt elde edilememiştir.
Şizotipal Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: A.Aşağıdakilerden beşinin(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, bilişsel ya da algısal çarpıklıkların
ve alışılagelmişin dışında davranışların yanı sıra yakın ilişkilerde birden
bire rahatsızlık duyma ve yakın ilişkilere girebilme becerisinde azalma
ile kendini gösteren toplumsal ve kişilerarası yetersizliklerin olduğu
sürekli bir örüntü:
1. Referans fikirleri(referans hezeyanlarını kapsamaz)
2. Davranışları etkileyen ve kültürel değerlerle uyumlu olmayan acayip
inanışlar ya da büyüsel düşünce, örn. batıl inanç," gaipten haber
verme"ye inanma, telepati ya da "altıncı his",(çocuklarda
ve ergenlerde saçma sapan düşlemler ve ya da bunlar üzerine düşünüp durmalar)
3. Olağandışı algısal yaşantılar, bunlar arasında bedensel illüzyonlar
vardır.
4. acayip düşünüş biçimi ve konuşma (örn. Belirsiz, çevresel, mecazi,
aşırı ayrıntılı ya da basmakalıp)
5. Kuşkuculuk ya da paranoid düşünce
6. Uygunsuz ya da kısıtlı duygulanım
7. Acayip ya da alışılagelmişin dışında ya da çok kendine özel davranış
ya da görünüm
8. Birinci derece akrabalar dışında yakın arkadaşların ya da sırdaşların
olmaması
9. Yakından tanımakla azalmayan aşırı toplumsal anksiyete, kendisi hakkında
olumsuz yargılardan çok paranoid korkular bu bozukluğa eşlik etme eğilimi
taşır
B. Sadece Şizofreni, Psikotik Özellikler Gösteren bir Duygudurum Bozukluğu,
başka bir Psikotik Bozukluk ya da bir Yaygın Gelişimsel Bozukluğun gidişi
sırasında ortaya çıkmamaktadır.
Küme B Kişilik Bozuklukları
Sınırda(Borderline) Kişilik Bozukluğu
Borderline kişilik bozukluğu sürekli değişkenlik gösteren duygulanım,
davranış, nesne ilişkileri ve benlik imgesiyle karakterizedir. DSM-III'e
tanı olarak ilk önerildiğinde birçok eleştiri almış, diğer yandan üstünde
en çok araştırma yapılan 2. Eksen tanısı olmuştur. Borderline kişilik
bozukluğu erken erişkinlikte başlayan duygudurum, kişilerarası ilişkiler
ve benlik imgesinde dalgalanmalarla giden yaygın bir bozukluktur. Borderline
kavramı; ilk olarak nöroz ve psikoz arasında kalan olguları tarif etmek
amacıyla 1938'de Stern tarafından kullanılmıştır. 1941'de Zilboorg şizofreninin
gerçeği değerlendirmesi ve duygulanımında bozulmaları ve belirgin öfke
nöbetleriyle giden daha hafif dereceli bir formunu tariflemiştir (ambulatory
schizophrenia). 1942'de Deutsch, psikotik olarak düşünülen ve kimlik duygusunda
süreklilik taşımayan bireyler tanımlamıştır(as if personality). Deutsch'a
göre bu bireyler bağımlı oldukları ve özdeşleştikleri kişilerle ilişkilerinden
kaynaklanan duygusal yaşantılar ve tepkilerden oluşan bir dünyanın içinde
yaşarlar. Ardından Hoch ve Polatin; panfobi, pananksiyete ve pan seksüalite
üçlüsüyle giden psödonörotik şizofreni kavramını ortaya atmışlardır. İlk
kez Melitta Schmideberg, borderline kişilik bozukluğunu bir karakter bozukluğu
olarak tanımlayan kişi olmuştur. Kernberg; Melanie Klein'ın çocuklarda
tarif ettiği ilkel savunma düzenekleri ve nesne ilişkilerini sadeleştirerek
kişilik bozukluğu olan erişkinlere uygun hale getirmiştir. Kernberg; bu
karakterin altta yatan yapısının önemini vurgulamak için borderline kişilik
organizasyonu kavramını vurgulamıştır. Borderline kişilik bozukluğunun
oluşumuyla ilgili geliştirilmiş kuramların çoğu, psikodinamik yönelimli
tedaviler alan vaka öykülerine dayanılarak ortaya konmuştur. Önceleri
borderline kişilik bozukluğu gelişiminde duygulanımı dengeleyememek gibi
yapısal bazı eksikliklerin olabileceği düşünülmüştür. Aile çalışmaları
borderline kişilik bozukluklarının birinci derece akrabalarında unipolar
depresyonun görülme sıklığının artmış olduğunu göstermiştir. Ayrıca alkolizm
ve madde kötüye kullanımına, birinci derece akrabalarda daha sıklıkla
rastlanır.
Yapılan çalışmalar, borderline kişilik bozukluklarının, kaygılı, bağımlı,
kayıp ve reddedilmeye duyarlı, depresyon, panik bozukluk ve agorafobiye
yatkın olduklarını ortaya koymaktadır. Borderline kişilik bozukluğu ile
ilgili günümüzde en geçerli hipotez Kernberg tarafından öne sürülmüştür.
Kernberg'e göre psikoseksüel gelişimin erken dönemlerinde anne figürü,
birbirine zıt iki yönüyle algılanır. İlki ilgi ve sevgi gösteren, besleyen
diğeri kötü ve cezalandırıcı annedir. Bu algılama çocukta yoğun bir kaygıya
yol açar. Bölünme tipindeki savunma düzeneğinin temelinde; bu kaygıyı
ortadan kaldırma çabası yatar. Kernberg'e göre erken dönemdeki patolojik
nesne ilişkileri içselleştirilir ve ilkel savunma düzenekleri kullanılır.
Erişkin borderline hastalar insanları iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırır.
Bazıları değerli, diğerleri ise gereksinimlere yanıt vermeyen ve tehditkar
olarak algılanır.
Mahler ve Masterson ayrışma ve bireyselleşme döneminden yola çıkarak borderline
kişilik yapılanmasını açıklamaya çalıştılar. 18-36 aylar arasında bebekler
ayrılmaya karşı çok duyarlıdırlar ve bu dönemde ana babanın yokluğunu
yaşayan kişi ayrılık yaşantısı karşısında hayat boyu hassas kalabilmektedir.
Son dönemde yapılan çalışmalarda borderline kişilik bozukluğunda çocukluk
çağı fiziksel ve cinsel taciz öyküsünün diğer kişilik ve duygudurum bozukluklarından
belirgin olarak daha fazla olduğu bulunmuştur.
Sınırda Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: A.Aşağıdakilerden beşinin
(ya da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde
başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, kişiler arası ilişkilerde,
benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve belirgin dürtüselliğin
olduğu sürekli bir örüntü:
1. gerçek ya da hayali bir terkedilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar
gösterme(5. madde kapsamına giren intihar ya da kendine kıyım davranışını
buraya sokmayınız.)
2. gözünde aşırı büyütme(göklere çıkarma) ve yerin dibine sokma uçları
arasında gidip gelen, tutarsız ve gergin kişilerarası ilişkilerin olması
3. kimlik karmaşası: belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik
algısı ya da kendilik duyumu
4. kendine zarar verme olasılığı bulunan en az iki alanda dürtüsellik,
örneğin para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanımı, pervasızca araba
kullanma, tıkınırcasına yemek yeme(5. madde kapsamına giren intihar ya
da kendine kıyım davranışını buraya sokmayınız.)
5. yineleyen intiharla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar
ya da kendine kıyım davranışı
6. duygudurumda belirgin bir tepkiselliğin olmasına bağlı affektif instabilite(örneğin
yoğun epizodik disfori, irritabilite ya da genellikle birkaç saat süren,
nadiren birkaç günden daha uzun süren anksiyete)
7. kendini sürekli olarak boşlukta hissetme
8. uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini denetim altında tutamama,(örneğin
hiddetlenmeler, geçmek bilmeyen öfke, sık sık kavgalara karışma)
9. stresle ilişkili gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır dissosiyatif
semptomlar
Antisosyal Kişilik Bozukluğu
Antisosyal kişilik bozukluğu, suçlular için eşanlamlı olarak kullanılan
bir terimden daha çok süregen ve devamlı olarak kişinin ergenlik ve erişkin
hayatını kapsayan bir durumu tanımlamaktır. Antisosyal kişiliklere birçok
ortamda rastlanabilir. Bunların başında hastane, mahkemeler ve hapishaneler
sayılabilir. Acil servislerde çoğunlukla kanuni bir sorun nedeniyle görülürler.
Yüzyılın başında psikopat kişilik tanımı kullanılmaktaydı. 1938 yılında
psikopat kişilik Hervey Cleckley tarafından psikiyatrik bir tanı olarak
suç ve sosyal sapkınlıktan ayrıldı. Cleckley psikopatide belirgin depresyon
ve anksiyete görülmediğini ortaya koydu. İlk olarak 1952'de DSM-I'e sosyopati
kavramı getirildi ve madde bağımlılığı, alkolizm, cinsel sapkınlıklar,
antisosyal reaksiyon ve dissosyal reaksiyon tanıları gruplandırıldı. Değişik
yöntemlerle yapılmış çalışmalara göre antisosyal kişiliğin prevalansı
% 0.005-15.0 arasında değişmektedir. A.B.D.'nde yapılan bir çalışmada
bu oranlar erkekler için %3, kadınlar içinse %1'in altında bulunmuştur.
Daha çok 26-40 yaşları arasında rastlanmakta, yaşın ilerlemesiyle birlikte
görülme sıklığı azalmaktadır. Sosyoekonomik düzey düşüklüğü ile daha sık
görülme arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Hapishanelerde antisosyal
kişiliğin prevalansı %75'lere ulaşmaktadır. Tüm çalışmalarda erkeklerde
daha çok görüldüğü saptanmıştır. Cinsiyet farkı dikkat eksikliği-hiperaktivite
bozukluğu ve çocukluk çağı davranış bozukluğu gibi antisosyal kişilik
gelişiminde rol oynayabilen bazı rahatsızlıkların kızlara göre daha çok
erkek çocuklarda görülmesiyle de ilgilidir. Antisosyal kişilik bozukluğu
olan erkeklerin erkeklerle etkileşimin çok olduğu geniş ailelerden geldiği,
kızların daha çoğunlukta olduğu ailelerde ise antisosyal davranışın engellendiği
düşünülmüştür. Ancak bu durum antisosyal kişilik bozukluğu olan kadınların
geldiği aileler için geçerli olmamaktadır. Cinsiyetler arasındaki farkları
saptamak amacıyla araştırmacılar birçok model öne sürmüş ve sonuçta çok
etkenli bir modelin uygun olabileceği üstünde fikir birliğine varmışlardır.
Son 50 yılda yapılan çalışmalarda çevresel faktörlerin antisosyal kişiliklerin
gelişimine olan katkısı araştırılmıştır. Genelde antisosyal kişilik kültürel
çatışmalara, belli bazı toplumsal sınıflar ya da alt gruplara dahil olma,
beyin hasarı ya da suç oranının yüksek olduğu bölgelerde oturma gibi nedenlerle
tam olarak açıklanamaz. Bu bozukluk daha çok karışık ev ortamlarında ortaya
çıkmaktadır. Yaşamın ilk 5 yılında anneden yoksun kalmanın sosyopatiyle
olan ilgisi bilinmektedir. Ciddi şekilde yoksunluk yaşayan çocuklar ergenliklerinde
davranışlarını kontrol etmekte güçlük çekmekte, ilgi ve dikkat çekmeye
çalışmakta, yüzeyel ilişkiler kurmakta, normal bir kaygı ya da gerilim
taşımamakta ve sosyal olgunluğa erişememektedirler. Ana babasından yoksun
kalan çocuklarla yapılan izlem çalışmaları da bu çocukların ileride antisosyal
kişilere dönüştüğünü desteklemektedir. Daha ayrıntılı incelendiğinde ana
ya da babanın yoksunluğu bu tür ailelerde doğal nedenlerden daha çok ana
babanın suça karışmasıyla ilgili olarak ortaya çıkmaktadır. Bu halde çevreden
daha çok ana babanın sapkınlığı kalıtımsal bir faktör olarak ön plana
çıkmaktadır. Çocuk için zedeleyici olan ana babanın gerçek kaybından daha
çok onlarla yaşama süresi ve beraberinde açık şiddete ve raddedilmeye
maruz kalma derecesinin yoğunluğu olmaktadır. Antisosyal kişiliklerin
anneleriyle ilgili bilgiler arasında stabil bir ev ortamının eksikliği
yanında gerekli disiplin, ilgi ve şefkatin olmaması da ileride bu çocukların
suça eğilimli olabileceklerini düşündürmektedir. Kontrollü çalışmalarda
bu ailelerde annenin ihmali, ilgisizliği ve yüksek alkolizm oranı belirgin
olarak ortaya çıkmakta, ana baba ölümü ya da ciddi hastalık varlığı açısından
fark bulunmamaktatır.
Antisosyal kişilikler kliniklere çoğu kez istekleri dışında getirilirler.
Tanı genelde ruhsal gözleme göre değil öyküye dayanarak konulur. Vücutta
yara izlerine sıklıkla rastlanır. Alkol ve çeşitli madde kullanımı söz
konusudur. İntihar tehditleri ve somatik yakınmalar ön plandadır. Bu tür
kişiler karşı cinse renkli ve çekici yanlarıyla hitap ederken hemcinsleri
tarafından manüplatif olarak değerlendirilirler. Durumlarıyla uygunsuz
bir şekilde depresyon ya da anksiyeteden uzaktırlar. Antisosyal davranışlarını
açıklama çabaları mantıksızdır. Ancak herhangi bir sanrı ya da düşünce
bozukluğu görülmez. Sözel zekaları oldukça iyidir. Eskiden nörotik ya
da ikincil psikopat diye anılan bir grubunda çoğul somatik yakınma ve
depresyon öyküsüne rastlanır. Bu kişilerin daha anlamlı insan ilişkisi
kurabildiği ve prognozlarının daha iyi olduğu bilinmektedir.
Antisosyal kişilik çocukluk ya da erken ergenlikte başlayan bir bozukluktur.
Yani belirtiler 15 yaşından önce başlamıştır. Erkek çocukların da, 8 yaşından
önce başlayabilmektedir. Antisosyal davranışların yanında, üçte bir olguda
enüresis, uykuda yürüme ve belirgiin irritabilite olduğu saptanmıştır.
Prognoz değişkenlik gösterir. Ne kadar saldırgan ve ne kadar az sosyal
insanlar olursa gidişleri o denli olumsuz olmaktadır. 21 yaşından sonra
her yıl %2'sinde iyileşme olur. Davranış bozuklukları azaldıkça hipokondriyak
uğraşlar, alkolizm ve depresyon daha ön plana geçer.
Antisosyal kişilik, kanun dışı işlerle uğraşanlardan, daha yaygın bir
bozukluk olması nedeniyle ayrılır. Madde kötü kullanım ile sıklıkla karışır.
Her ikisinin de, küçüklükten beri olduğu durumlarda her iki tanı birden
konulmalıdır. Antisosyal davranış daha geç yaşta ve madde kötü kullanım
öyküsünden sonra başlamışsa bu tanı gözardı edilmelidir. Genelde kadınlar
antisosyal tanısını, erkekler ise borderline kişilik tanısını daha az
almaktadır. Bu iki tanının dörtte bir oranında birlikte olabileceği unutulmamalıdır.
Antisosyal kişilerin çoğunun histriyonik özellikleri bulunur. Bu kişiler
de manüplatiftirler ancak histriyonikler gibi duygusal bağımlılıklar göstermezler.
Histriyonikler yalan söyleme gibi bazı belirtiler dışında antisosyal davranış
göstermezler. Bazı antisosyal kişiliklerin belirgin narsisistik özellikleri
bulunur. Bunlar psikoterapötik girişimlere daha iyi yanıt verebilirler.
"Self-help" gruplarında hapishanelerde ve psikiyatrik ortamlarda
olduğundan daha iyi yanıtlar alınabilmektedir. Madde bağımlısı hastalarda
kısa süreli, destekleyici, bilişsel-davranışçı ya da ilaç danışma terapileri
gibi birçok tedavinin karşılaştırıldığı çalışmalar yapılmış, en kötü sonuçlar
antisosyal kişiliklerde alınmıştır. Ancak ek olarak depresyon olması,
sonucu olumlu etkilemektedir. Antisosyal kişiliklerle uğraşan terapistlerin;
bu hastaların yakın ilişki kuramadığını, otoriteyle özdeşim yapamadığını
ve eleştiriye de dayanamadıklarını akılda tutması gerekir.
Antisosyal Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: A.Aşağıdakilerden
en az üçünün(ya da daha fazlasının) olması ile belirli, 15 yaşından beri
süregelen başkalarının haklarını saymama ve başkalarının haklarına saldırma(tecavüz
etme) örüntüsü:
1. Tutuklanması için zemin hazırlayan eylemlerde tekrar tekrar bulunmakla
belirli, yasalara uygun toplumsal davranış biçimine ayak uyduramama
2. Sürekli yalan söyleme, takma isimler kullanma ya da kişisel çıkarı,
zevki için başkalarını "atlatma" ile belirli dürüst olmayan
tutum
3. Dürtüsellik ya da gelecek için tasarılar yapmama
4. Yineleyen kavga dövüşler ya da saldırılarla belirli olmak üzere sinirlilik
ve saldırgandır
5. Kendisinin ya da başkalarının güvenliği konusunda umursamazlık
6.Bir işi sürekli götürememe ya da mali yükümlülüklerini tekrar tekrar
yerine getirmeme ile belirli olmak üzere sürekli bir sorumsuzluk
7.Başkalarına zarar vermiş, kötü davranmış ya da başkasından bir şey çalmış
olmasına karşı ilgisiz olma ya da yaptıklarına kendince mantıklı açıklamalar
getirme ile belirli olmak üzere vicdan azabı çekmeme
B. Kişi en az 18 yaşındadır.
C. 15 yaşından önce başlayan Davranım Bozukluğu'nun kanıtları vardır.
D. Antisosyal davranış sadece şizofreni ya da manik epizodun gidişi sırasında
ortaya çıkmamaktadır.
Histriyonik Kişilik Bozukluğu
Histriyonik kişilik bozukluğu renkli, dramatik ve dışa dönük davranışla
kendini gösterir ve daha çok duygusal kişilerdir. Renkli kişiliklerinin
yanı sıra derin, uzun süreli ilişkiler kuramazlar. Histriyonik kişilik
bozukluğunun tarihçesi Hipokrat'ın 2400 yıl önce tanımladığı histeri kavramına
dayanır. 19.yy.ın sonunda Charcot ve Janet histeri kavramıyla konversiyon
arasında ilişki kurdular. 1958'de histerinin 5 ayrı şekilde kullanımı
olduğu görülmektedir: bir kişilik ya da karakter tipi, bir konversiyon
tepkisi, fobi ve anksiyeteyle karakterize psikonörotik bir bozukluk, altta
yatan psikopatolojik örüntünün özel bir tipi ve bir tür hakaret. Olasılıkla
tanıda yaşanan bu karışıklıktan dolayı histeri terimi DSM-II'den çıkarıldı.
DSM-III'te ilk anlamını koruyarak histriyonik kişilik bozukluğu adı altında
yeniden şekillendi. Bu arada kullanımda yaşanan karışıklığa değişik tanımlamalar
da eşlik etmeye başladı. 'Histeroid' ve 'infantil karakterler' duygusal
olarak değişkenlik gösteren ve özellikleri borderline kişilik bozukluğuyla
örtüşen bir grup hastayı tanımlamakta kullanıldılar. Psikanalitik tedavilere
verdikleri değişik yanıtlar açısından bakıldığında, bir araştırmacı histerik
kişilikleri, iyi histerik, histerik özellikler gösteren depresif karakter
ve iyi sanılan histerikler diye 3'e ayırmıştır. Sondaki tipleme DSM-III'te
borderline kişilikler denilen ve tedavide ciddi değişiklikleri zorunlu
kılan grubu temsil etmektedir. DSM-III'te bulunan histriyonik kişilik
bozukluğunun çoğu ölçütü DSM-III-R'de de yer almıştır. Manüplatif intihar
girişimleri, borderline kişilik bozukluğuyla karışmasını azaltmak için
kaldırılmıştır. Daha önce DSM-I'de çıkarılan uygunsuz baştan çıkarıcı
davranışlar ölçütü yeniden eklenmiştir. Aşırı derecede dışavurumcu ve
detaydan yoksun konuşma biçimi diğer bir eklenen ölçüttür.
Terminolojide çok değişiklik olmasına rağmen histriyonik kişilik bozukluğunun
görülme sıklığı bilinmemektedir. 'Duygusal olarak değişkenlik gösteren
karakter' şeklindeki eski terim kullanılarak yapılan Stirling County çalışmasında
bu kişilik örüntüsü %2.2 olarak bulunmuştur ve kadınlarda erkeklere göre
iki kat daha fazla görülmüştür. Histriyonik kişilik bozukluğu tanısının
kadınlarda daha fazla görülmesinde histriyonik adının da büyük katkısı
bulunmaktadır. Uzun yıllardır histeri zaafları olan kadınlar için erkek
doktorlar tarafından kullanılagelmiş bir tanımlamadır. Yani bu bozukluğun
bazı tanımlamaları Batı dünyasında erkeğin kadınlığa bakış açısının bir
karikatürü halini almıştır. Histiyonik kişilik bozukluğu ölçütlerini karşılayan
erkeklere ise histerik yerine 'kötü'(sosyopat ya da narsisistik) denmiştir.
Tanı ölçütlerinin cinsiyetçilikten temizlenmesi ve DSM-III-R'ye göre tanı
koyularak yapılan aile çalışmaları yapılana dek borderline ve histriyonik
kadınlarla antisosyal ve alkolik erkekler arasındaki ilişkiler daha detaylı
olarak aydınlatılmalıdır. Erkek terapistler tarafından görüşmeye alınan
erkek hastaların baştan çıkarıcı görünmedikleri, aynı şekilde kadın klinisyenlerin
de kadın histriyonikleri nadiren sedüktif buldukları bilinmektedir. Bir
çalışmada 27 histriyonik erkeğin 4'ü %15 belirgin derecede kadınsı ve
2'si %7 de çarpıcı şekilde erkeksi bulunmuştur. 1986 yılında yayımlanan
bir rapora göre histriyoniklerde antisosyal kişilik, somatizasyon bozukluğu
ve alkolizmin görülme sıklığı normalden daha fazladır. Bu çalışmada ayrıca
histriyonik kişilik bozukluğunun erkek %12.8 ve kadınlarda %16.1 benzer
sıklıkta görüldüğü sonucu saptanmıştır. Araştırmada klinik izlenimlerle
uyumlu olarak hasta erkekse antisosyal kişiliğe kadınsa somatizasyon bozukluğuna
eğilimli oldukları vurgulanmıştır. Histriyonik kişilik bozukluğunun etyolojisi
bilinmemektedir. Yaklaşık bir asırdan beri histriyonik kişilik bozukluğu
olan hastalarla yapılan psikanalitik çalışmalar sonucunda genelde çocukluk
çağı gelişimleri ve psikodinamikleriyle ilgili olarak birçok veri toplanmıştır.
Histeriyle agresyon, teşhircilik, ben merkezcilik ve cinsel provokasyon
birliktelik gösterir. Histriyonik hastalar dikkat çekmek, amaçlarına ulaşmak,
dış dünyadaki sorumluluklardan ve iç dünyalarında istemedikleri hislerden
kaçınmak için duygusal gösteriler yaparlar. Histriyonik kişiliği olanlar
süreklilik gösteremezler. Duygular, düşünceler ya da inançlar hızla değişir.
Bu durum hem hastanın yakınlarını hem klinisyenleri şaşırtır. Öfke nöbetleri,
gözyaşları, ağır suçlamalar karşı tarafta kolaylıkla suçlanmaya yol açar.
Erişkin cinselliğine karşı kayıtsızlık gösterebilir, ya da romantik bir
ilişkide cinselliği yaşamazlar. Yoğun bağlanma ve başkalarına duygusal
anlamda yaslanma gereksinimleri içindedirler. Histriyonik hastalar çoğu
kez teşhirci ya da baştan çıkarıcı davrandıklarının farkına varmazlar.
Mimikler ve duruşta aşırılık sıklıkla belirgindir. Bu nedenle yaş ilerledikçe
yüzlerine derin çizgiler oturur. Görüşmeciyle özellikle ilgilenir, abartılı
bir göz teması kurarlar. Anksiyete ya da depresyon yerine, hasta saf ya
da tatlı aldırmazlık içinde görülebilir. Acıyla yüklü bir konudan sonra
dramatik, duygu ve heyecan dolu bir hikaye anlatabilirler. Histriyonik
hastalar ilgi odağı oldukları zaman çiçek gibi açılır ancak dikkat başka
birine yönelirse belirgin hayal kırıklığı yaşarlar. Görüşmede uyumludurlar,
karşı tarafı memnun etmeye çalışırlar. Konuşma sırasında mimikleri ve
vurgulamaları çoğu kez dramatiktir. Farkına varmadan görüşmeciyi taklit
edebilirler. Yersiz konuşmalar yapabilirler, dil sürçmeleri olabilir.
Genelde kullandıkları kelimeler ya da cümleler renklidir ve belirsizlik
taşır. Duygusal gösteriler sıktır, bu duyguları adlandırmaları istendiğinde
şaşırır, yok sayar ya da inkar eder bir eğilim içine girebilirler. Stres
altında histriyonik kişilerin gerçeği değerlendirmeleri bozulabilir, canlı
fantezileri olabilir. Bu bozukluğu gösterenlerde bastırma ve disosiyasyon
savunma düzenekleri sıklıkla kullanılır. Bu hastalarda konversiyon bozukluğuna
sık rastlanır. Bazı olgularda borderline kişilik birlikte görülür. Fakat
histriyoniklerde boşluk duygusu, kimlik bocalaması ya da kısa psikotik
ataklara rastlanmaz. Özellikle kadınlarda somatizasyon bozukluğu(Briquet
sendromu) eşlik edebilir.
Histriyonik kişilikler duygularının farkında olmadıkları için bu hastaların
ne hissettiklerinin üstünde durulmalı ve netleştirmeye çalışılmalıdır.
Bireysel ya da grup olsun psikanalitik yönelimli psikoterapi bu tür hastalar
için uygun tedavi yöntemidir. Terapist, hastanın duygusal görünmesine
aldanmamalı daha çok duyguların doğru bir şekilde ifadesini netleştirmelidir.
Terapistlerinden destek ve yönlendirilme beklentisi içinde olurlar ve
terapistlerini hızla ülküleştirme eğilimi içindedirler. Terapötik ilişki
içinde hasta histriyonik olmadan terapistten bu beklentilerini karşılamanın
yollarını öğrenir. Chodoff bu hastaların aniden yalancı içgörü kazanabildiklerine
dikkat çekmiştir. Ancak bu içgörü gelip geçicidir ve kalıcı etkisi sınırlıdır.
Bunun nedeni bilişsel olarak bulanıklığa ve unutmaya yatkın olmaları ve
beraberinde terapistin gözüne girmeye çalışmalarıdır.
Histriyonik Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: Aşağıdakilerden beşinin(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, aşırı duygusallık ve ilgilenilme
arayışı gösteren sürekli bir örüntü:
1.İlginin odağı olmadığı durumlarda rahatsız olur
2. Başkalarıyla olan etkileşimi çoğu zaman uygunsuz bir biçimde cinsel
yönden ayartıcı ya da baştan çıkarıcı davranışlarla belirlidir.
3. Hızla değişen ve yüzeysel kalan duygular sergiler
4.İlgiyi üzerine çekebilmek için sürekli olarak fizik görünümünü kullanır.
5. Aşırı bir düzeyde başkalarını etkilemeye yönelik ve ayrıntıdan yoksun
bir konuşma biçimi vardır.
6. Gösteriş yapar, yapmacık davranır ve duygularını aşırı bir abartma
ile gösterir
7. Telkine yatkındır, yani başkalarından ya da olaylardan çabuk etkilenir.
8. İlişkilerin olduğundan daha yakın olması gerektiğini düşünür.
Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Psikanalitik literatürde narsisizm üzerine çok sayıda yayın bulunmaktadır.
Psikiyatride ilk olarak DSM-III'te resmi kullanıma girmiştir. Narsisizm
terimi bir çok anlama ve değişik çağrışımlara sahiptir. Klasik mitolojideki
Narsisus'tan, immatürite ve ben merkezciliğe kadar uzanan bir çizgide
çeşitli anlamlar taşıyabilmektedir.
Görülme sıklığı, cinsiyet oranı, ailesel özellikleri üstüne yeterli çalışma
bulunmaktadır. Tedavi görenlerin çoğunluğunu erkekler oluşturur. Narsisistik
kişilik bozukluğu ölçütleri oldukça kapsamlıdır. Diğer impulsif kişiliklerle
örtüşebilir. Bu tür kişiliklerin aile öykülerinde ana ve babada eşduyum,
duygusal sıcaklık ve destek eksikliği, çoğunlukla belirgin kötüye kullanım
ya da ihmal bulunurken narsistik kişilikler çocukluklarında bazı olumlu
karakterleri ülküleştirebilir. Tıpkı erişkinler gibi narsistik kişilik
özellikleri taşıyan ve belirgin kötü kullanıma uğramış çocuklar ana babalarından
olumlu ve olumsuz yaklaşım görmüşlerdir. Ana babanın güç, güzellik, yetenek
ve zeka konusunda gerçekçi olmayan tutumlarından dolayı bu çocuklarda
yüzeyel bir omnipotans ve grandiyösite duygusu gelişir.
Narsisistik kişilerde ufak olaylara karşı deprese duyguduruma sıklıkla
rastlanır. Bu tür hastalarda benlik saygısı değişkendir. Başkalarının
gözünde olgun olmayan insanlardır. Genel anlamda narsisistik özellikler
dramatik, artistik, atletik ya da akademik başarılar peşinde koşma şeklinde
ortaya çıkar. Her ne kadar aşırı grandiyöz, kendileriyle çok meşgul insanlar
gibi görünseler de yüzeysel, aşağılık ve değersiz hissetme eğilimi içindedirler.
Altta yatan bu hassasiyet kendini eleştirilmeye karşı aşırı duyarlılık
ya da övülmeyi sindirememe şeklinde gösterir. Aksilikler narsisisitik
yaralanma olarak yaşantılanır, boşluk, değersizlik, mantıksız öfkelenme
ya da önüne geçilmez bir intikam duygusu oluşturur. Kişisel ya da sosyal
davranışlar ya da mesleki başarıya yönelik mantıklı, nesnel eleştiriler
aldıklarında bunları özellikle göz ardı eder, değersizleştirirler. İnsan
ilişkilerinde ülküleştirme ve imrenme ya da değersizleştirme ve doyum
sağlama amaçlı manüplasyonlar ön plandadır.
Borderline kişilik bozukluğu ile karşılaştırıldığında narsisistik kişilik
bozukluklarının kaygı eşikleri daha yüksek, bağımlılıkları daha azdır.
Hostil, değersizleştirilen ilişkiler, kendiliğin karşıt uçlarını bütünleştirmede
güçlükler, boşluk hisleri ve öfkelenmeye eğilim gibi borderline özellikler
taşıyabilirler. Bu tür benzerlikler taşımaları her iki bozukluğun ilişkili
olduğunu ve borderline kişiliğin daha matür şeklinin narsisistik kişilik
olduğunu düşündürmüştür. Antisosyal kişilikler iş konusunda daha az sebat
eder ve daha impulsiftirler. Bu iki kişiliğin birlikteliğine sık rastlanır.
Psikanalitik açıdan narsisistik kişiliğin etyolojisi ve tedavisinde farklı
görüşler öne sürülmektedir. Örneğin Kernberg'e göre grandiyösite ve ülküleştirme-değersizleştirme
eğilimi erken dönemlere ait çatışmalı ilişkilerin erişkin hayatta yaşanması
açısından savunma niteliği taşır ve yorumlanması gerekir. Bu bakış açısı
klasik çatışma ve savunma psikodinamiği ve ilgili tekniklere uygunluk
gösterir. Kohut gibi kendilik psikolojisini savunan klinisyenler ise hastanın
grandiyösite ve ülküleştirme eğilimi ortaya çıktıkça bunu destekleyici
bir şekilde ele alırlar. Kişinin kendilik saygısını düzenlemede daha güçlenmesine
yardımcı olabilmek için terapist hastanın daha gerçekçi bir gözle değerlendirme
yapmasını sağlar. Beraberinde hastanın bu yaşantıları içselleştirebilmesi
için eşduyum ortamını korumak gereklidir.
Narsisistik Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: Aşağıdakilerden beşinin(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, üstünlük duygusu(düşlemlerinde
ya da davranışlarında), beğenilme gereksinimi ve empati yapmamanın olduğu
sürekli bir örüntü:
1. Kendisinin çok önemli olduğu duygusunu taşır örneğin başarılarını ve
yeteneklerini abartır, yeterli bir başarı göstermeksizin üstün biri olarak
bilinmeyi ister
2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ya da kusursuz sevgi düşlemleri
üzerine kafa yorar
3. Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna ve ancak başka özel ya da toplumsal
durumu üstün kişilerin kendisini anlayabileceğine ya da ancak onlarla
arkadaşlık etmesi gerektiğine inanır
4. Çok beğenilmeyi ister
5. Hak kazandığı duygusu vardır: kendisinin özellikle kayırılacak olduğu
bir tedavi biçiminin uygulanacağı beklentileri ya da bu beklentilere göre
uyum gösterme
6. Kişilerarası ilişkileri kendi çıkarına kullanır: kendi amaçlarına erişmek
için başkalarının zayıf taraflarını kullanır.
7. Empati yapamaz: başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanıyıp
tanımlama konusunda isteksizdir.
8. Çoğu zaman başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendini kıskandığına
inanır.
9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler
Küme C Kişilik Bozuklukları
Çekingen Kişilik Bozukluğu
Reddedilmeye karşı aşırı duyarlı olduklarından dolayı bu tür kişiler sosyal
olarak içe kapanık bir hayat sürerler. Diğer yandan arkadaşlıklar için
çok isteklidirler ve kayıtsız şartsız kabul görme gereksinimi içindedirler.
İlk kez DSM-III'te tanımlanmıştır. Görülme sıklığı bilinmemekte ancak
sık olduğu tahmin edilmektedir. Oluş nedenleri arasında sosyalizasyon
problemleri ve mizacın rol oynadığı düşünülmektedir. Bazı klinisyenler
çocukluk ve ergenlikte yaşanan yabancı korkusunun süregenleşmesinin çekingen
kişilik bozukluğuna temel oluşturabileceğini düşünmektedirler. Reddedilmeye
karşı duyarlılığın biyolojik temelleri ayrıca araştırılması gereken bir
konudur.
Klinikte en sıklıkla reddedilmeye karşı çok hassas oluşlarıyla dikkat
çekerler. Biriyle konuşurken güvensiz ve belirsiz bir tutum içindedirler.
Topluluk içinde konuşmaktan ve kendilerini belli etmekten çekinirler.
Diğer insanların davranış ya da sözlerini yanlış yorumlama eğilimindedirler.
Herhangi bir istekleri yapılmadığında incinmiş hisseder ve kendilerini
çekerler. Arkadaşları ya da eşleri de içedönük kimselerdir. İş yaşamında
çekingen kişilik bozuklukları daha kenarda kalmış işleri tercih eder,
kişisel terfi yapamaz, otorite konumuna geçemezler. İş yaşamında bazı
sosyal görevler, durumlar ya da ilişkilere giremediklerinden ötürü iş
başarıları düşüktür.
Klinik görüşmede hastanın kaygısı çok belirgindir. Görüşmecinin tavrından
çok etkilenir, açıklık kazandırma ya da yorum çabasını eleştiri olarak
algılayabilirler. Bağımlı kişilik bozukluğu gibi talepkar olmazlar. Gerçekten
ilgi gördüklerinde şizoid kişiliğe göre daha çok etkilenirler. Birinci
eksende sosyal fobi, panik bozukluk ya da agorafobi tanısı olduğunda çekingen
kişilik bozukluğuyla ayırıcı tanı güç olabilir.
Tedavide ilk olarak, hastanın terapistle terapötik ilişki kurmasını sağlamak
gereklidir. Bu tür hastaların erken dönemde tedaviyi terk ettiklerine
sıklıkla rastlanır. Şizoidlerin tersine girişimcilik eğitiminden faydalanırlar.
Çekingen Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: Aşağıdakilerden dördünün(ya
da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan
ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, toplumsal ketlenmenin, yetersizlik
duygularının ve olumsuz değerlendirilmeye aşırı duyarlılığın olduğu sürekli
bir örüntü:
1. Eleştirilecek, beğenilmeyecek ya da dışlanacak olma korkusuyla çok
fazla kişilerarası ilişkiyi gerektiren mesleki etkinliklerden kaçınır.
2. Sevildiğinden emin olmadıkça insanlarla ilişkiye girmek istemez.
3. Mahcup düşeceği ya da alay konusu olacağı korkusuyla yakın ilişkilerde
tutukluk gösterir.
4. Toplumsal durumlarda eleştirileceği ya da dışlanacağı üzerine kafa
yorar
5. Yetersizlik duyguları yüzünden, yeni kişilerle aynı ortamda bulunduğunda
"ketlenir"
6. Kendisini toplumsal yönden beceriksiz, kişisel olarak albenisi olmayan
biri olarak ya da başkalarından aşağı görür.
7. Mahcup düşebileceğinden ötürü kişisel girişimlerde bulunmak ya da yeni
etkinliklere katılmak istemez
Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Bu tür insanlar kendilerini başkalarının gereksinimlerine göre ayarlar,
hayattaki sorumlulukları kendilerinin yerine, başkalarının almasını isterler.
Kendilerine güven duymaz, yalnız kalamazlar. Tıpkı borderline kişilik
gibi bağımlı kişiler de, sosyal etkileşimlerde manevralar yaparlar. Bu
bozukluğun psikanalitik literatürdeki ilk tanımlamaları Abraham ve Freud'un
oral karakterine dayanır. Yapılan çalışmalarda oral-bağımlı özellik gösteren
bu kişilerde kötümserlik, cinsellikten kaçınma, kendinden şüphe etme,
ben merkezcilik, pasiflik, telkine yatkınlık ve sebat edememe gibi bir
dizi özellik bulunur. Bu tür özellikler genelde psikiyatrik hastalarda
ve özelde de kişilik bozukluklarında sıklıkla bulunduğu için tek başına
bağımlı tanısını koymada güçlük yaşanabilir. Narsisizmde olduğu gibi bağımlılık
kavramı da her kişilik bozukluğunda belli derecelere kadar var olduğu
düşünelecek olursa, psikiyatrik rahatsızlıkların anlaşılmasına katkıda
bulunabilir.
1963 yılında Langer ve Michael'ın yaptığı Midtown Manhattan çalışmasında
örneklemin %9.8'inde kişilik bozukluğu saptanmış, bunların dörtte biri
pasif-bağımlı tanısı almıştır. Bağımlı kişilik kadınlarda erkeklere göre
üç kat daha fazla görülür.
Kuramsal olarak bağımlı kişiliğin nedenleri çoğunlukla psikososyaldir.
Kültürel olarak bazı toplumlarda cinsiyet, ırk ya da rol beklentileri
açısından bağımlılık beklenir ve kabul edilir bir olgu olarak karşımıza
çıkmaktadır. Ana babalar çocuklarının bağımsız bir şekilde davranma çabalarını
olumlamazlarsa bazı özerk davranışlar hiçbir zaman yerleşemez. Hatta ana
babalar ya da toplum otonom davranışı bağlantı ya da onay kaybı şekline
dönüştürebilirler. Kuramsal olarak bu tür insanlar fiziksel ya da psikolojik
kötü kullanıma bağlantıyı devam ettirme uğruna katlanabilirler. Psikanalitik
kurama göre bağımlılık psikoseksüel gelişimin oral dönemiyle ilişkilidir.
Abraham'a göre oral karakter bir tür infantil doyumla ilgili olabilir.
Çocukluğunda daha yoksun kalmış kişilerin erişkin yaşta oral-bağımlı özellikleri
olabilmektedir.
Klinik olarak kötümser, kararsız, pasif, cinsellik ve saldırgan duygularını
ifade edememe gibi davranışlar sergilerler. Bağımlı kişilikler ilişkide
sorunları ifade ederlerken hep pasif olan taraf olurlar. Sorumluluk almaktan
kaçınır, buna zorlanırlarsa kaygılanırlar. Bunun üzerine çaresizliklerini
dile getirir ve kendilerine eşlik edilmesini isterler. Yalnız kaldıklarında
işlerini sürdürmekte güçlük çeker fakat başkalarının yararına yapılacakları
yaparlar. Kötüye kullanan, sadakatsiz ya da alkolik eşle ilişki, aradaki
bağ duygusu çok zedelenmedikçe sürdürülebilir.
Bağımlı kişiliğin gidişi çok bilinmemektedir. Bu kişilerin majör depresyona
daha yatkın oldukları kanısı mevcuttur. Bağımlılık özelliği hemen tüm
psikiyatrik rahatsızlıklarda görülebildiğinden dolayı ayırıcı tanı yapmak
güç olabilir. Pasif agresif karakterle, birçok ortak yanı bulunabilir.
Borderline, çekingen, histriyonik ya da şizoid kişilik bozukluklarında
bağımlı özelliklere sıklıkla rastlanır.
Tedavide başarılı sonuçlar alınabilir. Davranışçı tedaviler, özellikle
girişimcilik eğitimi kişilerarası uyumu sağlamada en kısa yollardan birini
oluşturur. Hem davranışçı hem dinamik terapiler iki ana dinamik üzerinde
önemle durmalıdırlar. Terapist, hastanın bağlanmasına işbirliğini sağlama
amacıyla kabullenici davranmalı, fakat hastanın hayatını yönetmekten kaçınmalıdır.
Bağımlı kişiliklerin tedavisinde terapist bağımlı ancak patolojik bir
ilişkiyi tehdit eder hale düşebilir. Bu durumda hastada aşırı derecede
kaygı oluşabilir, tedaviye uyumu bozulabilir ve kendini terapisti ve patolojik
bağımlı ilişkisi arasında kalmış hissedebilir. Bu nedenle ne kadar patolojik
olursa olsun bu hastaların bağlılık duygularına incelikle yaklaşılmalıdır.
Bağımlı Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: Aşağıdakilerden beşinin
(ya da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde
başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, uysal ve yapışkan davranışa
ve ayrılma korkusuna yol açacak biçimde kendisine bakılma gereksinmesinin
aşırı olması:
1. Başkalarından bol miktarda öğüt ya da destek almaksızın gündelik kararlarını
vermekte güçlük çeker.
2. Yaşamın çoğu önemli alanında, sorumluluk almak için başkalarına gereksinir.
3. Desteğini yitireceği ya da kabul görmeyeceği korkusuyla başkalarıyla
aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çeker.
4. Tasarılarını başlatmakta ya da kendi başına birşey yapmakta zorluk
vardır.
5. Başkalarının bakım ve desteğini sağlamak için hoş olmayan şeyleri yapmayı
isteyecek kadar aşırıya gider.
6. Kendisine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle tek başına kaldığında
kendini rahatsız ya da çaresiz hisseder.
7. Yakın bir ilişkisi sonlandığında bir bakım ve destek kaynağı olarak
derhal başka bir ilişki arayışı içine girer.
8. Kendi kendine bakma durumunda bırakılacağı korkuları üzerine gerçekçi
olmayan bir biçimde kafa yorar
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu
Obsesif kompulsif kişilik bozukluğunda, temel olarak duygusal kısıtlılık,
aşırı düzenlilik, ısrarcılık, inatçılık, kararsızlık ve katılık bulunur.
Şizoid kişilikte olduğu gibi, insan ilişkisinden çekinmezler ancak samimiyet
gösteremez, kırılganlıklarını ifade etmekte güçlük çekerler. İşlerin kendi
bildikleri şekilde yapılması konusunda aşırı ısrarcı davranır, düzen ve
detaylarla çok ilgilidirler. Bu şeklide de insanları kendilerinden uzaklaştırırlar.
Tüm kişilik bozuklukları içinde obsesif kompulsifler meslek uyumları en
iyi olan grupturlar. Detaylar, listeler ve ruminasyonlarla devamlı uğraş
içinde olmaları nedeniyle hayattan zevk alamazlar.
Obsesif kişilik özellikleri psikanalizin ilgilendiği ilk konulardan birini
oluşturur. 1894 tarihli yazısında Freud, obsesyonların altında yalıtma
ve yer değiştirme savunma düzeneklerinin bulunduğunu belirtmişti. 1908
yılında ise Freud anal erotizmin kompulsif kişilik oluşumunda rol oynadığını
belirtmişti. Schneider'in kompulsif ya da duyarlı kişilikle eşanlamlı
olarak gördüğü anankastik kişilik kavramı da bu bozukluk için kullanılmıştır.
DSM-I ve DSM-III' te kompulsif kişilik, DSM-II ve DSM-IIIR'de ise obsesif
kompulsif kişilik olarak adlandırıldı. Tüm kişilik bozukluklarının içinde
tanısı en belirgin biçimde konulan bozukluktur.
Obsesif kompulsif kişiliğin görülme sıklığı bilinmemektedir. Gözlemler
obsesif kompulsif kişiliğin ailelerin daha çok büyük çocuklarında ve sıklıkla
erkeklerde görüldüğü şeklindedir.
Varolan genetik çalışmalar obsesif kompulsif bozukluğun oluşumunda kalıtımsal
etmenlerin rol oynadığını savunur. Bozuklukla ilgili ilk psikodinamik
açıklamalar Freud'un psikoseksüel gelişimle ilgili kuramından köken alır.
Psikoseksüel gelişimin anal döneminde çocuğun libidinal dürtüleri anababanın
kendisini sosyalleştirmeye yönelik çabalarıyla çatışmaya girer. Erikson'un
yeniden kavramsallaştırmasıyla, anal dönem otonomiye karşı utanç dönemi
olarak ele alınmıştır. Dürtüler ve duyguların şekillenmesi hiç kuşkusuz
ana babanın bazı davranışlarına göre olabilmektedir. Çocuğun kızgınlık
ya da hoşnutsuzluğunu ifade etmesi utanç, eleştiri ya da sosyal yalıtımla
sonuçlanabilir. Ana babanın günlük işlerde detaycı ve aşırı dikkatli davranması,
çocuğun ilgi ve sevgi toplaması için bu yolu kullanmasına yol açabilir.
Böyle bir modelde, çocuk düşünceyi, duygudan ayrı tutmayı(yalıtma) öğrenir.
Karşılanmayan duygusal gereksinimler karşısında oluşan kırgınlıklar ise
obsesif savunmalar ve bağımsız tutumlarla giderilmeye çalışılır. Kızgınlığı
dolaylı yollardan başka nesnelere yükleme yoluyla giderir, olaylar karşısında
ahlaki tutumlarından dolayı sosyal açıdan ödüllendirilirler(reaksiyon
formasyon). Bu hastalar uzlaşmaz bir tavır sergilerler. Çok titizlikle
düzenlenmiş bir evin ya bir odası ya bir çekmecesinin aşırı karışık olmasına
sıklıkla rastlanır.
Freud anal karakteri düzenli, inatçı ve cimri şeklinde bir üçlemeyle tanımlamıştır.
Bu betimleme klasik psikanalizde ve psikiyatri literatüründe halen geçerliliğini
korumaktadır. Ayrıca duygusal kısıtlılık, düzenlilik, cimrilik ve kararsızlık
yanında katı üstbenlik, ısrar ve inat da bu hastaların en belirgin özellikleridir.
Obsesif kompulsif kişilerin kendilerin özgü bir bilişsel yapılanmaları
olduğu konusunda fikir birliğine varılmıştır. Evlilikleri düzen içinde
sürer, mesleki açıdan başarılıdırlar ancak arkadaşları çoğunlukla azdır.
Listeler ve akıl defterleri günlük yaşamı doldurur; temizlik, tuvalet
alışkanlıkları ve zamanlamaya özel önem verirler. Her iş büyük bir ciddiyetle
ele alındığından bu tür kişiliklerin tatile çıkmaları ya da zevk almaları
çok güçtür. Hata yapmaktan ya da yanlış değerlendirilmekten korkmaları
kararsızlıklarını daha da belirginleştirir. Obsesif kompulsif kişilikler
karar vermeyi erteler, daha çok veri toplama peşinde olurlar. Davranışlarını
önceden tahmin etmek oldukça kolaydır. Kaygı uyandırmayacak işlerle ilgilenmeyi
tercih ederler. Günlük işleri, evlerini ve işyerlerini temiz ve düzenli
tutmak için belirgin bir zaman harcarlar. İşlerinde, ev ve sosyal yaşamlarında
yenilik, spontanlık ve herhangi bir değişiklik yerine aynılığı ve sürekliliği
tercih ederler. Davranışları amaçlı ve benlikle uyum içindedir. Mantıksız
bulduklarından dolayı duygularını ifade etmekten kaçınırlar. Üstlerine
gelinirse onaylamaz bir tutum sergileyebilirler. Obsesif kompulsif bir
kişiyle tartışmak çok yorucu bir yaşantı olabilir.
Psikiyatrik görüşmede düzgün ve temiz giyimli oldukları dikkati çeker.
Belirgin olarak düzgün ve özenli bir biçimde otururlar. Duygulanım, kısıtlanmıştır.
İçten bir kahkaha ya da ağlama nadirdir. Ciddi ve sessizdirler, kimi zaman
kaygılı ve çökkün oldukları görülür. Ses tonları tek düze, detay verip
lafı çok dolandırdıklarından ötürü cümleleri hiç bitmeyecek gibidir. Konuşmaları
başka bir soruyla kesilecek olsa önceki cümleyi bitirmeden yanıtlayamazlar.
Duygu sorulduğunda, uygun yanıt yerine olay anlatırlar. Histriyoniklerin
tam tersine duyguları isimlendirebilir ancak bunları gösteremezler. Tarihler,
sayılar ve detaylar konusunda aşırı titizlik ve kesinlik gösterirler.
Yalıtma, ussallaştırma, yer değiştirme, reaksiyon formasyon ve yapma-bozma
sıklıkla kullandıkları savunma düzenekleridir.
Obsesif kompulsif kişiliğin gidişi değişkendir. Zaman zaman obsesif kompulsif
bozukluk halini alabilirler. Bir çalışmada obsesif nörozu olan hastalarda
%72 ile %91 arasında değişen oranlarda obsesif kompulsif kişilik olduğu
saptanmıştır. Bunun yanında bu özelliklere sahip bazı ergenler ileri hayatlarında
sıcak, sevecen erişkinler haline gelmekte bazıları ise şizofreniye dönüşmektedirler.
Obsesif kompulsif kişilerde, geç yaşta depresif bozukluklara sıklıkla
rastlanır. Ayrıca psikosomatik bozukluklar da görülebilir.
Kişilik bozukluğuna ek olarak obsesyon ya da kompulsiyonların varlığında
her iki tanı da konulabilir. En zor ayrım, obsesif kompulsif özelliklerle
kişilik bozukluğu arasıda yapılır. Kişilik bozukluğu tanısı daha çok,
iş hayatında ve sosyal işlevinde belirgin bozulma olanlar için kullanılmalıdır.
Bazı olgularda şizoid ve sanrısal bozukluklar birlikte görülebilir. Çoğu
obsesif kompulsif kişilik depresyonda ya da kaygılı olduklarında paranoid
olma eğilimi içindedirler.
Diğer kişilik bozukluklarının aksine bu kişiler sorunlu olduklarını bilir
ve kendilerine bir çare ararlar. Hayatlarının çok da keyifli geçmediğini
bilir, duygularını daha çok ifade edebilmeyi isterler. Başkaları tarafından
reddedildiklerinde ya da sorunlu evliliklerinde üstlerine düşen payı bilirler.
Obsesif kompulsif kişiliğin terapisi çok uzun sürer. Terapi, terapist
ve hasta arasındaki irade savaşıdır ve kazanan taraf daima hastadır. Bu
nedenle terapist, hastanın düşünceleri yerine her zaman duygularına odaklanmalı,
yalıtma ve yer değiştirme gibi savunmaların üstünde çalışılmalıdır. Grup
ve davranış tedavisinden çoğunlukla faydalanırlar. Her ikisinde de hastanın
uyumsuz etkileşim ya da açıklamalarının önüne geçmek daha kolaydır. Alışkın
olduğu davranışları tamamlayamamak hastanın kaygısını arttırırken yeni
davranış modelleri öğrenmesini kolaylaştırır.
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu için DSM-IV Ölçütleri: Aşağıdakilerden
dördünün(ya da daha fazlasının) olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde
başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, esneklik, açıklık ve
verimlilik pahasına düzenlilik, mükemmeliyetçilik, zihinsel ve kişilerarasında
kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntü:
1.Yapılan etkinliğin asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılar, kurallar,
listeler, sıralama, organize etme ya da program yapma ile uğraşıp durur
2. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik, örneğin, kendisine
özgü aşırı katı ölçüler karşılanamadığı için bir tasarıyı tamamlayamama
3.Boş zamanları değerlendirme etkinliklerinden ve arkadaşlarından yoksun
kalacak derecede kendini işe ya da üretkenliğe adar (ekonomik gereksinmeleri
ile açıklanamaz)
4. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı
dinler ve esneklik göstermez (kültürel ya da dinsel özdeşim ile açıklanamaz)
5. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz
6. Başkaları tam olarak kendisinin yaptığı gibi yapmayı kabul etmedikçe
görev dağılımı yapmak ya da başkalarıyla birlikte çalışmak istemez.
7. Para harcama konusunda hem kendisine hem de başkalarına karşı cimri
davranır; para gelecekte ortaya çıkabilecek felaketler için biriktirilmesi
gereken bir şey olarak görülür.
8. Katı ve inatçıdır.
Kişilik Bozukluklarının Tedavisi
Kişilik bozukluğu, adı üstünde kişinin doğrudan kendi yapısı, doğası ile
ilgili bir tanıdır. Farklı tedavi gruplarında farklı tedavi yöntemleri
farklılık gösterir. Birisinde kullanılan yöntem, diğerinde aynısıyla kullanılmaz.
Ancak tedavi yöntemlerinin her zaman sonuç almakta etkili olduğunu söylememiz
mümkün değildir. Hatta çoğu kez birinci eksende tanı alan psikiyatrik
hastaların tedaviye dirençli olduğunu görmek hastanın ikinci ekseninde
kişilik bozukluğu bulunup bulunmadığını soruşturmamıza neden olur.
Kişilik bozukluğu olan hastaların çoğu alkol-ilaç kötüye kullanımı, kendi
kendine zarar verme davranışı ile anksiyete ve saldırganlık duyguları
taşırlar.
Kişilik bozuklukları tedaviye en dirençli psikiyatrik hastalıklar grubunu
oluşturur. Buna rağmen, bu hastaların özellikle kognitif ve davranış tedavi
uygulamalarına belli sınırlar içinde cevap verdiklerini söyleyebiliriz.
Bunun dışında özellikle borderline kişilik bozukluğu olanlarda ilaç tedavisinin
etkili biçimde kullanıldığını söyleyebiliriz. Hastanede yatarak tedavi
gören borderline olgularda uygulanan bireysel ve grup psikoterapilerinin
yarar sağladığı görülmüştür. Hastalar bir yıla kadar uzayan hospitalizasyonlarda,
hastanede yatış süresine paralel bir iyileşme göstermişlerdir. Yani ne
kadar hastanede kalırlarsa o ölçüde iyileşme göstermektedirler. Bir yılı
aşan hospitalizasyonlarda ise; daha fazla hastanede kalmanın hastaya bir
yarar sağlamadığı, hatta kötüleşmeye yol açtığı görülmüştür.
Antisosyal kişilik bozukluğu olan ve yatarak tedavi gören hastaların önemli
bir kısmı grup tedavileri içinde, kişiler arası ilişkilerini olumlu yönde
geliştirebilmektedirler. Yine de bu hastaların yarıya yakın bir kısmı
tedaviden hiçbir yarar görmeden taburcu olmaktadır. Prognozun iyi olduğu
hastalar genellikle iş ,okul ve sosyal yaşamı o kadar kötü olmayanların
arasından çıkmaktadır. Sürekli "acting-out" davranışı gösterenlerle,
ben merkezci, impulsif, düşünce bozukluğu gösteren ve primitif kişilik
özelliklerine sahip olanlar prognozu kötü olan anti sosyallerdir.
Kişilik bozukluklarında kognitif-davranış tedavilerinin etkili olduğunu
belirtmiştik. Özellikle öfke, suç ve şiddete yönelik davranışlarla baş
edilmesinde bu yöntemler başarı sağlar. Hasta kendini öfkelenmeye suç
ve şiddet davranışına iten, bu davranışları provoke eden olayları öğrenir,
bunlara karşı bilinçli mekanizmalar geliştirmeye başlar. Bazı olgularda,
hasta ve terapist arasında olumlu bir ilişki geliştirilebilirse dinamik
psikoterapinin de yarar sağladığı bildirilmiştir.
İlaç tedavisi: Kişilik bozukluklarında uzun süreli ilaç tedavileri uygulamak
doğru değildir. Benzodiazepinlerin bağımlılık riski özellikle bu hastalar
için yüksektir. Antipsikotiklerin geç diskinezi, lityumun da toksik etkiler
gerçekleştirebileceği hatırda tutulmalı ve uzun uzadıya ilaç tedavisine
yer verilmemelidir. Ancak antisosyal ve borderline kişilik bozukluklarında
hastanın tedavisiz bırakılması, hastanın etrafına ve/veya kendisine zarar
verme riski taşıdığından bu kişilerde gerektiğinde uzun süreli olarak
da ilaç kullanmaktan çekinmemelidir. Aynı şeyleri bir ölçüde paranoid,
histiriyonik ve impulsif özellikler gösteren kişilik bozuklukları için
de söylemek mümkündür. Bu hastalarda doz olabildiğince düşük tutulmalıdır.
2 mg dozunda flupentiksol, ya da 5 mg dozunda trifluperazin yeterli olabilir.
Lityumun bazı saldırgan kişilik bozukluklu hasta gruplarında etkili olduğu
görülmüştür.
Alpazolamın kaçıngan kişilik bozukluğu gösteren ya da sosyal fobileri
olan hastalarda etkili olduğu görülmüştür. Bu sonuç, belki de hastalarda
kişilik bozukluğu üzerinde primer bir etki değil, anksiyetenin ortadan
kalkmasına sekonder bir sonuçtur.
Borderline hastalarda yapılmış çok sayıda ilaç çalışması vardır. Plasebo
kontrollü ilk çalışma Goldberg'in 1986'da yaptığı çalışmadır. Bu çalışmada
üç ay boyunca borderline ve şizotipal hastalara tiyotiksen verilmiş ve
hastalarda genel bir düzelme olmamakla birlikte referans fikirlerinde,
anksiyete ve fobik durumlarda, obsesyon ve psikoz skorlarında belirgin
düşüşler tespit edilmiştir. Soloff'un çalışmasında ise borderline hastalara
5 hafta boyunca haloperidol, amitriptilin veya plasebo verilmiştir. Haloperidolün
depresyon, anksiyete, hostilite, paranoya ve psikotik semptomları azalttığı
görülmüştür. Amitriptilin ise hastalarda paranoid düşüncelerle, intihar
fikirlerini arttırmıştır. Karbamazepin, borderline olgularda öfke nöbetlerini
azaltmaktadır. Tranilsiprominin de, benzer etkileri görülmüştür. Ayrıca
karbamazepinin impuls kontrolünde güçlükler gösteren hastalar da da yarar
sağladığını ifade edebiliriz. Alprazalom ise bazı borderline olgularda
yüksek dozlar halinde kötüye kullanıldığında hastanın kendisine zarar
verici davranışların arttırdığı gözlenmiştir.
Kişilik bozukluklarının uzun süreli takibinde, karşımıza sık sık intihar
girişimleri gelebilir. Bir seride intihar eden olguların %27'sinde kişilik
bozukluğu(birinci eksen tanısına ek olarak ya da tek başına) tespit edilmiştir.
İntihar eden kişilik bozukluğu olgularında komorbidite olarak, en sık
depresyon ve alkol kötüye kullanımı görülmüştür.
Özellikle antisosyal kişilik bozukluğu olanlarda intihar değil ama, ağır
derecede kendini yaralama olayları çok sıktır. Eğer antisosyal kişilikli
bir kişi, geçmişte kendini ölüm arzusu olmadan ağır derecede yaralamış
ya da zehirlemiş ise bu kişinin daha sonra kendini öldürmesi kuvvetli
bir ihtimaldir. Bu tür kişilerin kendilerini özellikle çevrede harkesin
bulunduğu bir ortamda öldürmeye çalışması dikkat çekicidir. Bu önemli
ayrıntı, hastanın intiharı dikkat çekmek için yapmaya çalıştığını gösterir.
Hastaların kendilerini, özellikle kol ve göğüs bölgelerinden kesmeleri,
iç gerginliklerini azaltmak içindir. O nedenle bu tür hastalarda anksiyeteyi
azaltıcı yöntemlerin uygulanması önemlidir. Bazı araştırıcılar bu kişilerde
kas yorgunluğunu arttırıcı önlemler alarak başarı sağlamışlardır.
Kişilik bozukluğu olan hastalar, diğer psikiyatrik bozukluklara daha duyarlıdır.
Örneğin; obsesif hastalar depresyona, impulsif hastalar alkol-ilaç bağımlılıklarına,
paraniod ve borderline hastalar psikoz ataklarına daha duyarlı ve açıktırlar.
Histerik hastalarda tabloya depresyon eklendiği zaman hostilite belirgin
hale gelir. Bunun tersi olarak depresif hastalarda pasif-agresif kişilik
özellikleri varsa, bu özellikler MAOİ'leri ve trisiklik antidepresanlara
karşı verilen cevabı düşürmektedir.
Kişilik bozuklukları, hastaneden çok toplum içinde bulunmaktadır. Toplumun
her kesiminde bulunmakla birlikte özellikle hapishanelerde mahkumların
içinde çok yaygındır. Değişik araştırmalarda, mahkumların arasında %5-78
arasında kişilik bozukluğu olduğu tespit edilmiştir. Yalnız kişilik bozukluğunun
değil, fakat bütün psikiyatrik bozuklukların hapishanelerde, toplum ortalamasının
üstünde olduğunu düşünen araştırıcılar, mahkumları psikiyatri hastanelerine
götürmeden, hapishanede kurdukları bir klinikte tedavi etmeyi denemişler
ve oldukça başarılı olmuşlardır. Bu şekilde etkili biçimde grup ve bireysel
psikoterapi uygulanabilmiş ve hapishane içindeki hastaların durumu iyileştirilebilmiştir.
Hapishanede seks eğitimi ve psikodramanın da çok etkili olduğu ifade edilmektedir.
Fakat, bütün dünyada hapishaneler sıkı bir şekilde yönetilmektedir. Cezaevi
yönetiminin sürekli olarak mahkumları zorlaması psikoterapiyi olumsuz
etkilemekte, bazı durumlarda da tedavi şansını sıfıra indirmektedir. Bu
noktalardan hareketle özellikle İngitere'de diğer hastalarla birlikte
mahkumların da kalabildiği özel hastaneler inşa edilmiştir. Örneğin; Berkshire'de
Broadmor Hastanesi, Notinghamshire'de Rampton Hastanesi bu cins özel hastaneler
arasında sayılır. Bu tür hastanelerin yaklaşık dörtte bir hastasını ağır
antisosyal kişilik bozukluğu olan hastalar oluşturur. Hastaların buralarda
kalma süresinin uzunluğunu, psikiyatrik durumlarındaki potansiyel tehlikelilik
oranları belirler. Bu tür hastaneler toplumu antisosyal kişilerin tehlikesinden
koruduğu kadar, antisosyal kişileri de diğer mahkumların saldırısından
korur. Bilindiği gibi antisosyaller, son derece gergin bir ortamın bulunduğu
hapishanelerde, başka mahkumların haklarına tecavüz ederek başkalarının
agresyonunu çekmekte, dövülmekte ve yaralanmaktadırlar.
Özel hastanelerden başka bir de İngiltere'de "Bölgesel Güvenlik Birimleri"
denilen yerler vardır. Bu yerler tedaviyi reddeden antisosyal v.b. kişilik
bozukluğu olan kişileri barındırmaktadır. Ancak İngiltere'de dahi bu tür
yerler çoğu kez ilk kuruldukları amaçlarından uzaklaşıp kronik psikotik
hastaların doluştuğu birimler haline dönmektedir. İlginç bir gözlem; antisosyal
kişiler psikiyatri hastanelerine yattıktan sonra diğer hastalardan daha
fazla sorun çıkarmamaktadırlar. Bu hastalarla baş etmekte önemli bir nokta
öfkenin, kızgınlığın baskı altına alınması değildir. Aksine hiçbir şekilde
bunun önüne geçilmez. Ancak kişinin öfkeyle birlikte geliştireceği saldırganlık
gibi "maladaptive" davranışların önüne geçilmeye çalışılır.
Bunun için kişiye ilk aşamada kognitif bir yaklaşım uygulanır. Hasta,
öfkelenmesine neden olan her olayı kaydeder. İkinci aşamada, her bir olayın
kendisine yaşattığı duygusal ve bilişsel değişikliklerin neler olduğunu
değerlendirir, öğrenir. Bunlara karşı alternatif mekanizmalar geliştirmesi
sağlanmaya çalışılır. Üçüncü aşamada ise öğrendiklerini uygular. Bunun
yanına genel olarak relaksasyon yöntemleri de ilave edilirse daha iyi
sonuçlar alındığı gözlenmiştir. Bu tür hastalarda ahlaki yargılar vermeye
çalışmak son derece tehlikelidir. Onun yerine "maladaptive"
davranışlar, öfke yaratan olaylar ve bunlara verilebilecek alternatif
davranışlar üzerinde odaklanmak, daha çok yarar sağlayacaktır.
Borderline kişilik bozukluğunda; farmakoterapi ile ilgili olarak sınırlı
sayıda kontrollü çalışma vardır. Bazı araştırıcılar farmakoterapinin,
hastanın gerçek anlamda iyileşmesini geciktirdiğini ve sonucu olumsuz
etkilediğini düşünmektedirler. Ancak genel kanı farmakoterapinin özellikle
psikotik ataklarla giden krizler sırasında oldukça etkili bulunduğudur.
Yapılan çalışmaları kısaca gözden geçirelim. 48 hasta üzerinde yapılmış
bir çalışmada 10-20 mg/gün dozundaki diazepamın 14 günlük bir tedavinin
sonunda trifluperazin(4-8 mg/gün) ve benaktizin(4-8 mg/gün) kombinasyonundan
daha etkili olduğu görülmüştür. Diazepam, özellikle anksiyete, uykusuzluk
ve konversif belirtiler üzerinde etkili olmuştur.
Fink ve arkadaşlarının 295 yatan hasta üzerinde klorpromazin, imipramin
veya plasebo kullanarak yaptıkları çalışmada ise, 300 mg imipraminin "psödonörotik
şizofreni"(edilgen-bağımlı kişilik, multiple nörotik ve afektif semptomlar)
denilen alt grupta daha etkili olduğu görülmüştür. Klorpromazinin ise
ajitasyon ve labil kişilik özellikleri ile giden hastalarda etkili olduğu
gözlenmiştir.
Başka bir çalışmada ise psödonörotik alt grubun %50 oranında tranilsipromine,
%22 oranında trifluperazine, %28 oranında ise her iki ilacın kombinasyonuna
cevap verdiği görülmüştür.
Lityumun ise daha çok emosyonel labilite üzerinde etkili olduğu gözlenmiştir.
Loksapinin de, borderline olgular üzerinde etkili olduğu hatta düşük dozlarda
bile öfke, düşmalık duyguları ve depresyon üzerinde klorpromazinden daha
kısa sürede ve daha güçlü etki gösterdiği görülmüştür.
Histrionik kişilik bozukluğu ile beraber borderline olgularda yapılan
çalışmada da, mianserinin plasebodan farksız bir etki gösterdiği bulunmuştur.
Yani mianserin hem borderline hem de histrionik kişilik bozukluklarında
bütünüyle etkisiz kalmıştır.
Tiyotiksen ve haloperidolün karşlaştırıldığı çalışmalarda her iki ilacın
da tedavide etkili bulunduğu hem de etkinliklerini çok düşük dozlarda
dahi gösterdikleri bulunmuştur. Tiyotiksenin haloperidolden daha güçlü
etkiye sahip olduğu görülmüştür. Tiyotiksen 3 aylık bir tedavi süresi
sonunda her 7 hastadan 6 tanesinde önemli oranda iyileşme sağlamıştır.
Tiyotiksenin ortalama dozu 10 mg/gün'dür.
Alprazolam, borderline kişilik bozukluğunda 2-6 mg/gün dozunda etkisiz
bulunmuştur. Hatta bu hastalarda davranışın kontrolünü güçleştirerek,
kötüleştirici etki ortaya çıkardığı farkedilmiştir. Diğer benzodiazepinlerle
de ortaya çıkan bu davranış kontrol bozukluğunun alkol ile görüldüğünü
de biliyoruz.
400-1200mg/gün dozunda kullanılan karbamazepinin borderline bozuklukta
özellikle impulsiviteyi ortadan kaldırıcı etkisi olduğu görülmüştür. Karbemazepinin
diğer semptomlar üzerinde etkisi olduğu gösterilememiştir.
Borderline olgularda düşük doz nöroleptik tedavisinin etkili olduğu semptomlar;
ağır düşünce bozuklukları, psikotik belirtiler ve şüpheciliktir. Nöroleptik
tedavisinden en az yarar gören belirtiler ise kızgınlık ve impulsivitedir.
İlaç bağımlılığı öyküsü bulunan olgularda en uygun tedavinin levadopa
ile yapılabileceği ifade edilmektedir. Borderline bozukluğun yanında belirgin
dikkat bozukluğu da varsa, bu hastaların metilfenidata iyi cevap verdiğini
bildiren bir rapor vardır. Lityum ve klordiazopoksitin de özellikle impulsiviteyi
azalttığı görülmüştür.
Özet olarak söyleyecek olursak, borderline kişilik bozukluğunun değişik
klinik tablolarının en azından bir ilaca karşı duyarlılık gösterdiği söylenebilir.
Nöroleptiklerin düşük dozlarda kullanılsa da özellikle psikotik semptomlar
yönünden hastaların tedaviye iyi cevap verdiği görülür. Borderline hastalar
için yüksek nöroleptik dozları kullanmak gereksizdir. Ancak emosyonel
aşırı labilite gösteren hastalarda lityumla beraber yüksek doz klorpromazin
kullanmak gerekebilir. Bu hastalarda tranilsiprominin de iyileştirici
etkileri olduğu görülebilir. Tranilsiprominin, borderline hastalarda sık
karşılaşılan reddedilmeye karşı gelişen disforiyi olumlu yönde etkilediği
bildirilmektedir.
Borderline hastalarda trisiklik antidepresanlardan amitriptilinin değil,
imipraminin daha etkili olduğu görülmektedir. Karbamazepinin ise davranışın
kontrolünde güçlük çekilen impulsif olgularda yarar sağladığı söylenebilir.
Eğer borderline kişilik bozukluğunda bipolar nitelikte bir komorbidite
varsa lityum, atipik depresyon şeklinde bir komorbidite varsa MAOİ'leri
seçilecek en uygun ilaçlar olmalıdır. Eğer tabloya endojen nitelikte bir
depresyon eşlik ediyorsa trisiklik antidepresanlar öncelikle seçilmelidir.
Ancak bu tedaviler sırasında hiç de istenmeyen yan etkilerle karşılaşılabilmektedir.
Örneğin; lityum tedavisi sırasında organik beyin sendromuna benzer bir
tablo, imipramin tedavisi sırasında da seyrek olarak disosiyatif bir reaksiyonla
karşılaşılabilir.
EEG anormallliği ile birlikte giden paroksismal nitelikte psikosensorial
semptomların varlığı, özellikle de paroksismal EEG bulgularının açık seçik
varlığı karbamazepin tedavisine başlanılmasını zorunlu kılar.
Borderline hastalarda, komorbidite açısından bipolar afektif hastalık,
melankoli ya da kompleks parsiyel nöbetlerin bulunması pek görülür bir
durum değildir. Ancak atipik depresif semptomlar, afektif labilite, disforik
reaksiyonlar, kognitif bozukluklar, hafif dereceden düşünce bozuklukları
ve şüphecilik hiç seyrek değildir. Reaktif afektif bir tablonun varlığı
MAOİ'leriyle, kognitif bozukluklar ise düşük doz nöroleptik ile tedaviye
başlanmasını gerekli kılar. Ancak hemen belirtelim bordeline tedavisinde
semptomlara yönelik tedaviyle oyalanmak yanıltıcı olabilir.
Çocukluğunda dikkat bozukluğu gösteren bazı olguların metilfenidat yanında
MAOİ' lerine de cevap verdiği görülmüştür. Öfke nöbetleri en iyi nöroleptik
tedavisine cevap vermektedir.
Aile öyküsü de önemli bir göstergedir. Aile de psikotik hastalık varsa
nöroleptik, afektif hastalık varsa MAOİ' leriyle tedaviye yönelmek uygun
olur.
Yüksek potensli nöroleptikler(haloperidol, trifluperazin gibi), yarattıkları
EPS bulguları nedeniyle, borderline hastalarınca tahammül edilmesi güç
olur. Düşük potensliler(klorpromazin ve tiyoridazin gibi) gece tek doz
alındıkların da daha yararlı olurlar.
Borderline hastalarda ilaç kombinasyonundan olabildiğince kaçınmak gerekir.
Eğer yapılacaksa en uygun kombinasyon, içinde nöroleptiklerin bulunduğu
kombinasyonlardır. Kombinasyonda nöroleptikler düşük dozlarda kullanılmalıdır.
MAOİ'leri, lityum, trisiklik antidepresanlar ve karbemazepin nöroleptiklerle
kombine edilebilirler. Karbamazepinin, trisiklik antidepresiflerle kombinasyonu
hipertansif krizlere neden olabilir.
Bazı hastalarda ilaç tedavisinin uzun süreli olarak yararları görülür.
Bazı hastalarda ise yarar kısa sürer. Psikoterapinin, farmakoterapiye
ek olarak uygulanması yarar getirir.
|